bayram
bir dosttan bayram tebriği bu şiir, şekerden tatlı bir şey, ömrümüz boyunca iyi bayramlar hepimize…
“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan…
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık…
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
“Ona güvenmiştim, yanılmamışım” sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz
bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!”
can dündar
bugün dostoyevski’nin doğum günü
dünya edebiyatında tüm yazarları okumuş değilim, bu konuda ahkam kesecek, kesin yargıya varacak insanlardan ise hiç değilim; ama tamamen kişisel, duygusal, sezgisel olarak vardığım bir kanı var ki o da tüm yazarların bir yana dostoyevski‘nin bir yana olduğudur. işte dünya edebiyatının (bence) en iyi yazarının bugün doğumgünü. birkaç hafta önce bir kitapçının kelepir bölümünden gayet ucuz bir fiyata aldığım, aslında bu kadar değerli bir kitapken kelepire konmasına şaşırdığım, kitapkurtlarının gözünden kaçmış olmasına hayret ettiğim ve dostoyevski‘yi daha iyi tanıma adına müthiş bir kaynak olduğunu düşündüğüm anna dostoyevski‘nin kocası dostoyevski‘yi anlattığı “fyodor dostoyevski” (remzi kitabevi, 2004) adlı kitaptaki bir bölümle, hayatımın bir bölümünde mutlaka yaşadığı, yazdığı yerleri gidip görmek istediğim bu değerli yazarın doğum gününü kendi çapımda kutlamak istiyorum. iyi ki doğmuşsun ve onca sorunlarına rağmen iyi ki yazmışsın dostoyevski.
“… Galeriye oldukça çabuk ulaştık, kapıların kapanmasına bir saat olmasına rağmen içeriye girdik. Kocam hiç durmadan bütün salonları geçti, Sistine şapeli Madonna’sı önünde durdu, tabloyu bütün insanlığın şaheseri kabul ediyordu. Daha sonra anladım ki emsalsiz güzellikteki tablonun önünde, heyecan ve büyük bir duygusallık içinde saatlerce kalabilirdi.” (s. 113-114)
” … Saat tam ikide Gemaldegalerie‘ye geliyordum, kocamla orada buluşuyorduk, onun sevdiği eserleri seyrediyorduk., daha sonra sıra benim sevdiğim eserlere geliyordu. Raffaello’yu bütün ressamların üstünde görürdü, eserleri arasında en ön sıraya koyduğu eseri ise Madonna’ydı.”
teknolojinin yeni harikası: kitap
bu vidyoyu eşim e-postama göndermiş geçen gün, doğal olarak “nasıl olsa bakarım” diye erteledim izlemeyi :) bir kere daha yaptığıma/düşündüğüme/ertelediğime pişman oldum, nasıl yapıyorsa artık, fikirlerinde/önerilerinde hep haklı çıkıyor adam! neyse, bu yaştan sonra değişecek değilim, o da haklı çıkmaya devam edecek demek ki…
üç dakikanızı ayırıp bir izleyin, yüzünüzde tebessüm oluşacağı garanti :)
eee?
hay bin kunduz!!! bir önceki yazının sebep olduğu mahcubiyet kızarıklığının son aşamasındayım. “haydi bre!” demiştim güya, on gündür tık yok… 11 olmasın bari , arayı daha fazla soğutmayayım diye sıcak bir çizgi bantla yayınıma devam edeyim. bu arada peanuts’taki schroeder var ya, piyanist? gençlik yıllarımın prensiydi kereta :)
çok güzel şey
Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.
melih cevdet anday
dünkü kendime serzeniş yazımdan sonra, bu sabah e-postamda bir dostun gönderdiği bu güzel şiirle karşılaştım ve anında bunu olumlu bir işaret olarak kabul ettim :)
yok bu böyle olmayacak!
yok bu böyle olmayacak! sade blogda değil kanlı canlı hayatımda da bir başıbozukluk, bir düzensizlik, bir boşluk, bir yokluk aldı başını gidiyor. philadelphia’dan dönelim de, ankara’ya rize’ye bir gidelim de, işe başlayayım günlerim rutine binsin de hele diye diye vardığım nokta, gerçek anlamda bir “nokta” olamadı bir türlü ya hu, hâlâ üç nokta şeklinde sürdürüyor mevcudiyetini… yapmak, yazmak, tatmak, görmek, okumak, izlemek istediğim yığınla şey var, sadece “istek” olarak kalmasınlar artık!
bu yazıyı beni bağlayıcı bir unsur olsun, planladıklarımı yapamazsam hiç olmazsa utanayım diye yazıyorum. hadi koçum, bekleyip durma öyle, davran bre!
sadece sitem…
neredeyse on yıl oldu harika cümleleriyle tanışalı. neredeyse on yıldır onun kitaplarını okumak kitap okumaktan daha öte bir şeymiş gibi geliyordu. aslında hâlâ da bir pinhan’ı, bir mahrem’i, bit palas’ı, araf’ı, baba ve piç’i koyacak yer bulamam, başımın üstünde yerleri var. bunların hatrına siyah süt’ü, aşk’ı da, sevmediği, üzüldüğü özellikleri olsa da “ne olursa olsun sonuçta çocuğum o benim” diyen anneler gibi bağrıma basmışlığım da vardır. hatta ne olursa olsun iskender’i de okuyacağım memlekete dönünce. çünkü birini sevmek şartlara bağlı olmamalı. artılarıyla olduğu kadar eksilerini de kabul edebiliyorsan gerçekten seviyorsun demektir. hele de sevgin dışa değil içe odaklı ise.
ama siyah süt’le başlayan içerikteki irtifa kaybı, aşk’la bir nebze düze çıksa da çok şey götürdü elif şafak’tan, elif şafak’ın yazarlığından. üstüne pembe kapağı hazmedemeyenlere şirinlik olsun diye çıkarılan gri kapak içerikteki düşüşü daha da göze batırdı maalesef. hadi ona da eyvallah dedik, doğan kitap’ın popülist tavrıdır diye düşündük. ama yazarın son romanı iskender’in başına gelen şey “ne içeriği kardeşim, forsuma bak sen!” diye bağırmıyor mu? “bir an önce ünlenip çok ama çooook satmak istiyorum ben!” demiyor mu? “cümlelerimi didik didik edip her bir paragrafla mest olan ‘okur’lardan önce, elif şafak okuyorum diye hava atacak ‘okuyucu’ları kafalayayım da hele!” diye içinden geçirmiyor mu?
hiçbir şeye değil, aslında çok iyi yazan çok iyi bir yazar elden gidiyor, ona yanıyorum vallahi…
kelebek
Son isteğin nedir?
Sorusu,
Çok, çok kolaydır,
İlk isteğin nedir?
Sorusundan.
Çünkü,
O soruyu
Kimse kimseye soramadı,
Korkusundan.
özdemir asaf
lemonadeee!
amerika’da en şaşırdığım şey burada gördüğüm bir çok şeye şaşırmamam. geçen yıl geldiğimizde de böyle olmuştu, adamlar hayat biçimlerini nasıl hafızamıza/bilincimize kazımışlarsa artık, gördüğüm çoğu şey amerikan filmlerinde gördüklerim gibiydi. okul otobüsleri, gazete kutuları, newyork’taki sarı taksiler, ellerinde kahvelerle işlerine giden insanlar falan filan yani.
bunlardan bitanesine de washington gezimizde rastladım. hani filmlerde olur ya, çocuklar kaldırıma bir masa kurar ve ev yapımı limonata satarlar. gerçekten de varmış böyle bir şey, onu gördüm. öğleden sonra kaldığımız otelin etrafını şöyle bir kolaçan edelim diye yürüyüşe çıkmışken, bir köşe başından “lemonadeee, lemonadeee!” diye sesler duyduk. köşeyi dönünce tezgahı kurmuş çocuklarla karşılaştık. yanlarında bir büyükleri vardı ve sağolsun çocukların fotoğrafını çekmeme izin verdi. işte bu o fotoğraf :)
şimdi bekliyorum bakalım, lucy gibi kaldırımda psikiyatri kliniğini kurmuş bir veletle de karşılaşacak mıyım acaba?
folger shakespeare library
hafta sonu yaptığımız washington gezimizin en sevdiğim bölümüydü folger shakespeare library’ye gitmemiz. fazla bir beklentim yoktu açıkçası, ilk başlarda müze gibi bir şey zannederken internette biraz araştırınca aslında tiyatro binası olduğunu öğrendiğim için fazla bir beklentiye girmemiştim; ama umduğumdan güzel çıktı burası.
önce, nasıl olduğunu anlamadım ama, tam açılış saatinde gittiğimiz için midir nedir, bir rehber eşliğinde shakespeare dönemindeki ingiliz evlerinin sahip olduğu standart bir bahçede bulduk kendimizi. bahçenin görünüşte pek bir ahım şahımlığı yoktu, zaten rehber teyze de, bahçeyi görenlerin genellikle hayal kırıklığına uğradıklarını; çünkü filmlerden insanların aklına şöyle doya doya koşup çoşabilecekleri, maşukların el ele diz dize muhabbete girişecekleri bahçeler geldiğini; ama o tip bahçelerin çok zenginler için geçerli olduğunu, shakespeare’in ortalama bir geliri olduğundan sahip olabileceği bahçenin şu gördüğümüz standartta olabileceğini anlattı. bahçe yapılalı beridir rehber teyzemiz de orada çalışıyormuş, hatta yapılmasına katkısı ya da yapılması için çabası olmuş olabilir, ingilizcemin yettiği kadarıyla doğru anlamışsam tabii.
neyse, ben “eyvah, hasbel kader evimize gelen tüm saksı çiçeklerini kuruttuğumdan zaten bitkilerden anlamayışım, onlara karşı en ufak bir ilgimin olmayışı yönüyle sabıkalıyım, şimdi börtü böceğin hikayesine nasıl katlanacağım?” derken, teyze anlatmaya başladı ve “ikidir ingilizce konuşulan bir yere geliyorum, şu ingilizcemi daha da ilerletemedim gitti” diye hayıflanışlarımın en içtenlerinden birini yaşadım. neredeyse bir saat bize bahçeyi, elizabeth dönemindeki estetik anlayışını, bahçedeki çiçekleri ve özelliklerini, bunların shakespeare’in eserlerine nasıl yansıdıklarını, shakespeare’in bunları nasıl şifreli kullandığını anlattı da anlattı. söylediklerinin yarısına yakınını ancak anlayabildim sanırım. onları da burada anlatacak kadar toparlayamıyorum ne yazık ki.
bahçenin serencamından sonra binanın içine girdik. işte orada beklediğimden daha iyi bir şey karşıladı bizi: elizabeth döneminde bir tiyatro sahnesi. o dönemde nasıl sahneler varsa aynısını yapmışlar ve oyunlar o sahnede oynanıyormuş (o gün öğleden sonra cyrano vardı mesela) . aklıma “shakespeare in love” filmi geldi tabii, gerçekten de filmdeki sahneyi hatırlatacak bir sahneydi gördüğümüz. yine bir rehber teyze, gelenlere bir şeyler anlatıyor, soruları yanıtlıyordu. ben pek dinlemedim ama eşimin dediğine göre şöyle bir şey anlatmış: eskiden elektrik olmadığı için sahne mumlarla aydınlatılıyormuş haliyle, bir süre sonra mumlar sönmeye yüz tutup duman vermeye başlayınca mumları değiştirmek için oyuna ara veriliyormuş, oyunlardaki aralar da buradan adet haline gelmiş.
sahnenin çevresi de, balkonlar falan da hep orijinali gibi yapılmıştı. insan kendini gerçekten tuhaf hissediyor, yani olumlu yönde tuhaf. tavanda da bir at resmi yanında shakespeare’in bir sözü yazılıydı, fotoğrafını çektim ama ışık yeterli olmayınca karanlık çıktı biraz.
son olarak da, bu tip müzelerin, merkezlerin falan en sevdiğim yerine yani store’una gittik. ufak da olsa buralardan bir şeyler almak bana büyük keyif veriyor ne yalan söyleyeyim. ama bu tip yerlerde bile çin malı şeylere rastlamak çok sinir bozucu. neyse, kendime ve bir arkadaşıma kitap ayracı aldım, amerikan yapımı.
binada bir de sergi salonu var, ama kapalıydı, yeni bir sergi için hazırlanmaktaymış salon. sergilenecek şeyler de shakespeare’in 73 eserinin orijinal el nüshalarıymış. hay allahım ya, kaçırdığımız şeye bakar mısınız!






























ne dediler