1 mart yazısı

“Yürekli ol! Gir bu yola seve seve!
İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp gitmesini bekleyen köylüye benzer
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.”

üç yıl önce bugün yazmışım blogdaki son yazımı… insanlık için hiçbir şey elbette, benim içinse tembellikti biraz, çokça da umutsuzluk… yazmanın beni nasıl mutlu ettiğini, sağalttığını; olmadı rahatlattığını unutturmuşum kendime… o zaman ırmağın akıp geçmesini beklemeyeceğim artık!

Reklamlar

büyük lokma ye büyük söz söyleme ve adamına göre muamele de nereye kadar!

dün büyülüfener‘de ne zamandır methini duyup merak ettiğim spike jonze‘un filmi her‘ü izlemeye gittim. saat 11, ilk seans, aceleyle bilet alıp koştur koştur biletin üstünde yazan salon 3’e girdim. yerime geçtiğim andan itibaren şüphelenmeye başlamalıydım aslında ama son dakka filme yetişme heyecanından mı soluklarımı düzene sokma çabasından mıdır nedir salonun neredeyse yarısını dolduran ergen ve üzeri gençler/çiftler şüphemi uyandırmadı. reklamlar başladı, önce tv’de de rastlayabileceğimiz şeyler, sonra tatil turları ve otel reklamları. yok gene uyanamadım. bir ara iç çamaşırı reklamı geldi, mhp çankaya adayının tanıtımı da ardından. daha ne bekliyordum hâlâ anlayabilmiş değilim şu an, sanırım halihazırdaki iktidarın içine düştüğü güç sarhoşluğuyla “başıma böyle bi’şey gelmez” rahatlığındaydım. akp çankaya adayının tanıtımını ve yakında gösterilecek  sürgün inek adlı “bin yılın komedisi (!)”nin tema şarkısını içeren klibin tamaaaaamını da  izledim. sonunda da film başladı: recep ivedik 4!

hani pek şaşkoloz bir tip olduğumu söyleyemem, aklı havada bir tarafım var evet; ama yine de onca ipucundan yanlış filme girdiğimi çok geç kalmadan anlamam  gerekirdi. işte bu yüzden recep ivedik tam karşımda sahte angora kazak vücuduyla arz-ı endam ederken,  ben “acaba bu filmi izlemem için ilahî bir işaret mi bu?” diye düşünüyordum. daha bir gün önce, tam da bir gün önce, sinemaya gideceğimi söylediğim bir arkadaşım kıkırdayarak “ivedik’e mi? diye sorduğunda “birgün recep ivedik izlerken görürseniz beni, vurun!” demiştim zira. salona doğru koştururken çok iyi bakmadığım biletimin hakikaten de recep ivedik 4 filmine kesilmiş olduğunu görmem de gökbakar’ı ve filmini her fırsatta küçümsememin cezasını çektiğim şüphesini iyice pekiştirdi. iki seçeneğim vardı: kaderimin kestiği bilete razı olacaktım ve bir daha hiçbir şeyi küçümsemeyecektim ya da paramın yanmasını göze alarak bağlı olduğum prensiplerden ve sanata duyduğum kendi çapımda saygımdan ödün vermeyecektim. recep ivedik mahalle çocukları arkasında tren olmuş dans edip çuf çuf yaparken aldım montumu ve salondan çıktım. bazı şeyler  berbatsa, berbattır, nokta.

başlıktaki ikinci bölüme gelince, film başlamadan önce verilen reklamlar sebep oldu buna. recep ivedik öncesi verilen reklamlarla başka filmlerde verilenleri karşılaştırdım kafamda, nasıl da adamına göre muamele edildiğini düşündüm ister istemez. hani ” halk böyle istiyor” kolaycılığı vardır ya, kaliteli iş yapmanın işlerine gelmediği karşı tarafın argümanıdır. hayatının anlamı insanî değerlerden başka her şey olanların, güya halka yakın ayağına, yaptıkları niteliksiz işlerin kulpudur bu. yalnız işin doğrusu, tamamen yanlış takılmış bir kulp da sayılmaz  “halk böyle istiyor”. çünkü “istemiyorum” demiyoruz ki. oysa yaşamımızı ve insanlığımızı daha iyiye götürmeyecek hatta onlara ket vuracak şeylere sağlam bir “hayır” demek gerekiyor.  kötü filmlere hayır demek gerekiyor. kötü kitaplara, kötü yemeklere; bizi aptal yerine koyan, emeğimizden, enerjimizden, aklımızdan, paramızdan faydalanıp bizi posa haline getiren her şeye “hayır!” demek gerekiyor. hayır demek gerekiyor ki karşımıza çıkmaya cesaret edemesinler. apaçık ortada olan kötülüklere doğru olsa bile halk inanmaz diyemesinler. güzel işler yapmak zorunda kalsınlar ya da güzel işler yapanlara kalsın meydanlar.

merak edene not: salondan çıkıp gişedeki görevliye yanlış filme bilet kestiğini söyledim, bileti “her” filminin  13.30 seansıyla değiştirdi.

hasan ali toptaş’ı neden seviyorum?

notos öykü‘nün 42. sayısında (ekim-kasım 2013) hasan ali toptaş ile yapılmış bir söyleşi var. başlıktaki sorunun cevabı işte o söyleşinin şu bölümünde:

“… Heba‘daki Sınır bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: “Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine.” Bu cümleyi yazdım ama bir türlü üzerime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri de kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Birkaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanın 240. sayfasında şu şekilde yer aldı: “Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu.” “

kopenhag vol. 3

yazı dizime sondan bir önceki yazıyla devam ederken artık -di’li geçmiş zaman kullanacağım maalesef çünkü memlekete döndük. ama açıkçası benim aklım orda kaldı, çoluk çocukla istediğim gibi gezemediğim için yarım kalmışlık hissi yaşadığımda mı yoksa şehirdeki o sakin atmosfere, aheste yaşayışa doyamadığımdan mıdır nedir bilemiyorum. kopenhag‘da insanlar rahat, binalar çoğu birbirine benzese de belli bir estetik güzelliğe sahip, sokaklar yollar geniş, nüfus az daha ne olsun? bunlara ek olarak bence kopenhag‘ın güzel taraflarından biri de şehirde hiç gökdelenin olmaması. şehrin jeolojik özelliklerinden kaynaklanan bir durum da olabilir tabii, ne güzel işte. kimse sanatı-kültürü besleyen yapıları yıkıp yerine avm’ler, silueti bozacak binalar yapmaya kalkışarak şehrin canına kast etmiyor böylece….

gökdelen yok dedikse de gözü yükseklerde olanlar için şehri yukardan seyrettirecek yapılar da yok değil. biri church of our saviour (kurtarıcımız kilisesi gibi bir şey adı) biri de round tower (bu da gözetleme kulesi). kurtarıcımız kilisesi’ne çok istesem de gidemedik, aslında ilginç bir deneyim olabilirdi zira yukarı çıkan merdivenler kilise kulesinin dışarısında. yani minareye çıkmak için minarenin çevresini dışarıdan saran bir merdiven düşünün. bende bu yükseklik korkusu varken zaten çıkamazdım ya, bu da züğürt tesellim olsun. ama round tower bize beklediklerimizi verdi zaten, tek pürüz tepeye biraz erken çıkmamız oldu, güneşin iyice yükselmesini bekleseydik fotoğraflar daha güzel çıkardı. round tower eskiden gökyüzü gözlem kulesi,  kütüphane ve kilise olarak üç bölüm halinde hizmet veriyormuş. şimdi anladığım kadarıyla kilisesi aktif ama diğer bölümler kapalı. giriş ücreti yetişkin 25 krondu ki bu kopenhag için oldukça ucuz bir fiyat. 5 yaşından büyük çocuklar da 5 kron. karşınızda round tower (danca rundetaarn):

round tower

round tower

Continue reading →

kopenhag vol. 2

programımıza rosenborg kalesi ile devam ediyoruz. ama daha çok bahçesi ile; çünkü kalenin içine giremedik. bir önceki yazımda değindiğim fark bize kendini çok fark ettirdi, çolukla çocukla bir yere gidilmiyor mirim. gidilse bile böyle açık alanın, otun çimenin olduğu yerler kesiyor ancak keretaları. iki sergi gezeyim, bir bina gezineyim  deyip işe mi koyuldunuz, dediğinize koyulduğunuza pişman oluyorsunuz.

kopenhag‘da gerçekten güzel yeşil alanlar var, millet azcık güneş yüzü görünce kendini ota çayıra salıyor. hoş ot çayır olmasa da fark etmezdi sanırım, kaldırımlara, merdivenlere, yol kenarlarına salanları da gördük zira. rosenborg kalesi‘nin bahçesi ise betondan soğuk alma ihtimaline karşı neticeyi düşünenler için mükemmel bir yer.

rosenborg garden

rosenborg garden

rosenborg

parkın içindeki andersen heykeli

parkın içindeki andersen heykeli

rosenborg kalesi'nin uzaktan görünümü

rosenborg kalesi’nin uzaktan görünümü

rosenborg kalesi'nin zoom'la yaklaştırılmış hali

rosenborg kalesi’nin zoom’la yaklaştırılmış hali

rosenborg kalesi'nin gidilebildiği kadar yanına gidilmiş hali

rosenborg kalesi’nin gidilebildiği kadar yanına gidilmiş hali

Continue reading →

kopenhag vol. 1

dört gündür danimarka‘nın başkenti kopenhag‘dayız. bu gezimizi daha öncekilerden ayıran bizim için çook önemli bir farkı var, o da beraberimizde bir değil artık iki çocuğun olması ve inanın bir’in iki’ye çıkması yüzde yüzlük bir artıştan çok daha fazlası. ama buraya benim zillilerden şikayet etmek için yazmıyorum, onun için yaşadığımız sabır imtihanlarını sineme gömüp yediğimiz içtiğimiz bizde kalmak üzere gezip gördüklerimizi anlatmaya çalışacağım.

kopenhag (gerçi her yeri gezmiş sayılmayız ama) gördüğüm kadarıyla ilk başta biraz soğuk (mesafeli anlamında, çok şükür havadan yana bir sıkıntımız olmadı şimdilik); ama ilk günün yol yorgunluğunu ve “rahatımı bozup neden geldim buralara” psikolojisini  atlatınca oldukça sevimli gelen bir yer. bir kere dümdüz. ikincisi basbayağı asır/lar devirmiş yapıların dimdik ayakta durduğu tarihin tozlu yollarında geziniyormuş hissi yaşatan bir şehir. üçüncüsü ilk başta sıkıcı gelebilecek kadar düzenli, trafik rahat, insanlar kurallara uyuyor falan. bir de istanbul’un keşmekeşini normalleştirdiğimizden midir nedir burada insanlar sanki dertleri tasaları yokmuş gibi rahat, stressiz dolaşıp duruyorlar. şunu da eklemeliyim ki, en azından benim karşılaştıklarımda gördüğüm kadarıyla, oldukça nazikler (belki iki çocuklu bir kadına zaten olsa olsa nazik davranılacağındandır bu; ama ben yine de genel anlamda nazik ve yardımsever olduklarına inanmayı tercih ediyorum.).

burada en çok şaşırdığım şey neredeyse danimarkalı (olduklarını zannettiklerim) kadar başka milletlerden de insanlar görmemiz. hintlisi, pakistanlısı (ya da diğer orta doğu ülkelerindensi), çinlisi (ya da diğer uzak doğu ülkelerindensi), zencisi ne ararsan var burada. bir de biz tabii, en azından pazartesiye kadar. şimdilik bizden başka türk’e rastlamadık, danimarka’da elli bine yakın türkün yaşadığını duymuştum zira.

gelmeden önce okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla şaşırmamam gereken ama yine de “allah allah” dediğim şey de kopenhag‘ın gerçekten pahalı bir şehir oluşu. kıyas için şöyle bir örnek vereyim, tek binişlik otobüs bileti neredeyse sekiz lira (eşimin hesapladığı kur üzerinden).

neyse gelelim “gezelim görelim” programımıza, önce nyhavn yani “yeni liman:

DSC09392

şimdi eğri oturup doğru yazalım, renkli renkli binalarıyla  meşhur bu limanımız o kadar da renki değil bir kere. evet, düz adam yorumu, ama doğru, kopenhag’ın herhangi bir yerinde görebileceğiniz birbirine bitişik binaların her birini farklı renklerle badanalamışlar, önlerine de bir sürü cafe bar açmışlar, sonra fotoğraflarda rengarenk gösterip kartpostal yapmışlar. ha güzel mi? evet, güzel. belki bir yerde oturup iki tek atsam daha da güzel gelecekti ama yanımda iki çocuk, alemlere akmaya niyetlenmedim açıkçası, ben de aşağıdaki fotoğrafları çektim:

DSC09415

20130516_115148

paris'te de rastladığımız köprü demirlerine asma kilit musallat etme akımı burada da mevcut.

paris’te de rastladığımız köprü demirlerine asma kilit musallat etme akımı burada da mevcut.

nyhavn 20 numaralı ev, andersen'in evi diye okumuştum; ama sadece bunu bulabildim.

nyhavn 20 numaralı ev, andersen’in evi diye okumuştum; ama sadece bunu bulabildim.

 

korsan gemisi de gördük uzaktan da olsa; ama görüldüğü üzre açık denizlerde zengin malı yağmalamak yerine o da andersen gibi uyuşukluğunu rahatlığını seçmiş.

korsan gemisi de gördük uzaktan da olsa; ama görüldüğü üzre açık denizlerde zengin malı yağmalamak yerine o da andersen gibi kapitalizmin rehavetini seçmiş.

Continue reading →

şimdi sana ne demeli?

üsküdar’da doğancılar yokuşunun sonunda bir göbek var, bilenler bilir. dün öğlen saatlerinde göbekten yolun kenarına geçeceğim, birden az ilerimden 8-9 yaşlarında tombiş sevimli bir çocuk yola doğru koşmaya başladı,” allah!” dedim, “ne yapıyor bu, yok mu anası babası engel olmuyor?”, yoldan arabalar geçiyor çünkü, henüz onlara kırmızı ışık yanmamış. bir de baktım bizim velet bir gelin arabasının önüne geçmiş durdurmaya çalışıyor, ben tam ne yaptığını henüz kavramışken bir iki yaş daha küçük görünen başka bir velet de arabanın diğer tarafında peydahlanıverdi, biri gelinden biri damattan para istiyor. önce damadın küçüğüne bir şey verdiğini gördüm, öteki ısrarından vazgeçmeyince gelin de bizimkine bir şeyler uzattı sonra araba bastı gitti.

henüz çocuklara birkaç metre kalmış, baktım, çocukların ellerinde yeşil yeşil banknotlar, “allah allah” dedim, “ne elibollar varmış, çocuklara birkaç tane birer dolar vermişler”, 5 dolar ya da daha üstü olamayacağına göre birer dolardır herhalde diye düşünüyorum, tam yanlarından geçiyordum ki dolarların üzerinde 100 yazdığını gördüm ve o an anladım tabii az önce düşündüklerimin ne denli safdillik olduğunu. aslında çocuklar da o sırada şaşkın şaşkın ellerindeki paralara bakıyorlar, ikisinin de elinde dörder beşer tane banknot var çünkü ve belli ki bu denli bir ganimet beklemiyorlardı. onlara dönüp hayal kırıklığına uğrayacaklarını bilsem de “çocuklar bunlar sahte biliyorsunuz değil mi?” dedim, paraların üzerinde de batman filmindeki joker’in şu ünlü iskambil kağıdıyla olan resmi var, “bakın resme, bunlar sahte” dedim.

demese miydim bilemedim, bir sürü paramız oldu diye sevinebilirlerdi bir süre daha ama eninde sonunda anlayacak veya öğreneceklerdi. kandırılmışlıkları ne kadar az sürerse o kadar iyi olur diye düşündüm. sonra çocukların yüzlerindeki şaşkınlığı ve inanamazlığı daha da görmemek için kendi yoluma gittim.

ama birileri var işte göremeyecekleri ama tahayyül güçlerine güvenip görmüş kadar eğlenecekleri şaşkın yüzler için, kendilerince parlak bir fikirmiş gibi sahte dolarlar hazırlat/y/ıp en mutlu günlerine mutluluk katacaklarını düşünen eşşoğluları. sen ey cebi akrepli!  boş zarf verseydin  cimri denirdi sana en fazla. adettendir diye yolkesenlere birkaç lira veremedin ama düşünüp planlayıp sahte paraya masraf etmeyi bildin! şimdi sana ne demeli?

aforizmatik

next chapter

 

 

kadınlara pozitif ayrımcılığa son!

bilmiyorum, belki de yanlış anlıyorumdur, gözden kaçırdığım bir şey vardır belki ama şu pozitif ayrımcılık meselesi 8 mart dünya kadınlar günü de henüz bitmişken aklıma takıldı yine. pek tabii kadın’ın ne kıymetli, ne önemli, ne yeri doldurulamaz bir varlık olduğunu okuyup dinleyebileceğimiz yığınla şey yazıldı, söylendi dün. ne okudum bu tip yazıları ne de dinledim söylenenleri. hepsi bana şu bazı ünlü kadınların yüzlerini mora bulayıp kadına şiddeti kınamaya çalışan  polyanna safdilliğindeki reklam gibi geliyor çünkü; bir şey yazmış, bir şey yapmış olmak için ortaya çıkarılan şeyler. ne kadına methiye düzen nutukların ne de sözümona empati kurmaya/kurdurmaya çalışan reklamların etkisi var zihni bozuk, niyeti bozuk insan müsveddeleri üzerinde. hani eskiden derlerdi ya “sallandıracaksın üç beş tanesini taksim meydanı’nda!” diye, yok, sallandırılmasın elbette, ama bu şiddet suçlarına gereken cezalar biçilse, biçilen cezalar hakkıyla infaz edilse o zaman gerçek bir şeyler  yapılmış olacak işte.

bi dakka, pozitif ayrımcılık diye başladıydım, ona döneyim. bakıyoruz, “yalnızca ‘dezavantajlı’ gruplara mensup bireylere verilen ekstra haklardır.” diyor vikipedi pozitif ayrımcılık için. iki anahtar kelime görüyorum ben burda, “dezavantajlı” ve “haklar“.

bir; bu tanıma göre “dezavantajlı” olan grup kadınlar oluyor doğal olarak. e, gerek dünyada gerek ülkemizde bunun aksini söyleyebilecek kimse de yok maalesef, hepimiz hemfikiriz bu konuda. ama sorun burada kadın’ın “dezavantajlı olması” değil benim demek istediğim, “dezavantajlı bir konumda bırakılması”. yani kadın, elinde olmayan sebeplerle ve düzeltilemeyecek bir durumda eksik/azınlık vb değil ki ona ekstradan bazı haklar verilsin,  erkek nasılsa kadın da aynı özelliklerle donatılmış bir varlık. kadına pozitif ayrımcılık dediğimizde kadının sanki ikinci sınıf bir vatandaşmış gibi görülmesi baştan kabul ediliyormuş gibi geliyor bana. pozitif ayrımcılık kisvesi altında erkeklerin ne kadar medeni, düşünceli ve nazik olduklarına dair egolarını tatmin etmesidir bu olsa olsa.  yapacağımız şey pozitif ayrımcılık değil, herkesin eşit haklara sahip olmasını ve bu haklarını yaşamasını sağlamaktır, kadın için de erkek için de. mesela mecliste daha çok kadın vekilin bulunmasını istemek, bu yönde çabalamak “ah ne hoş olur” gibi temenni değil gerekliliktir, olması gerekendir. bu yüzden partilerin “vitrin olsun” diye listelerine bir iki kadın vekil adayı eklemeleri ancak erkek zihinlerini tatmin eder, bizleri değil.

iki, “hak” demek lütuf demek değildir! toplumsal zihniyetimizdeki endazenin şaşılığından, birine hak verilince sanki ona bir iyilikte bulunulmuş, ona lütfedilmiş gibi algılanıyor. aslına bakarsanız bu durumdan erkekler de nasibini alıyor, yani kadın/erkek/çocuk hepimiz, haklarımızı almak, haklarımızın verilmesi konusunda şöyle ağız tadıyla güvenli sularda yüzüyor değiliz. “dezavantajlı konuma düşürülmüş” kadınların payına yine daha fazlası düşüyor elbette. ve siz de sezmişsinizdir, kadınlara verilen haklar hep lütfedilmiş gibi görülüyor erkek milletinin, hatta maalesef bazı hemcinslerimizin de gözünde.

sonuç olarak, kadınlara pozitif ayrımcılığa şahsen karşıyım. hiçbirimize cinsiyetimizi seçme konusunda fikrimiz sorulmadı, kadın veya erkek, insan olarak dünyaya geldik, eşit hak ve özgürlüklerle. yani bir insan olarak hakkım neyse onu almalıyım/hakkım neyse o verilmeli, ne bu yönde olması için hiçbir dahlimin olmadığı cinsiyetim için ne de eksik/muhtaç/azınlık olarak “görüldüğüm” için.

not: şimdi tüm ciddiyetimi bozacak ama insan deyince yazıya eklemesem olmazdı. demek istediğimi anlayan nice zekaların var olduğunu bilmenin gönül rahatlığıyla ekliyorum bu fotoğrafı efenim…

kadın da insan

dünyada iyi insanların da olması*

yusuf eradam, ben dil ve tarih-coğrafya fakültesi’nde okurken batı dilleri bölümü’nde hocaydı (şimdi sanırım özel üniversitelerin birinde ders veriyor.). o bölümde okumayanların bile tanıdığı, sevdiği çok yönlü, çok özel bir insandır kendisi, dünyayı daha iyi bir yer haline getirenlerdendir. böyle insanlar olmasa zaten tutunacak dalımız mı kalırdı?  yusuf hoca’yı aklıma getiren dost’a geçmiş olsun dileklerimle…

Sobe

Dün
Bir kırlangıç uçardı içimde
Ötüşü kar kokar
Soluğu yağmur tutardı
Sevda büsbütün
Önüm arkam
Sağım solum gün.

Dışıma kaçtı bir gün.

Bugün
Önüm arkam
Sağım solum
Hep ebe… hep ebe.

Ebenin adı hüzün!

 

Yusuf Eradam

web sitesi burda

ekşi sözlük’te hakkında yazılanlar şurda

facebook sayfası orda

 

* ekşi sözlük’teki başlıklardan biri.

bu da başlıksız olsun…

son zamanlarda yüreğimi boğup sadece görünene takılmış ve bunu dert edinen ruhumun sızısına dokundu bu şiir, şiirden haberdar olmama vesile olan dost’a selamlarla…

 

Aşk

Yelken rüzgâr istiyor
Bırak dolsun

Yum gözlerini aç gönlünü
Ne olursa olsun
Mademki seviyorsun
Özcan Yalım

aklın yolu bir!

bugün ales’e girdim (iyi geçti iyi geçti). gerçi ösym’nin sınav merkezi diye beni sürgüne göndermesine epey içerledim ama şimdi yazacağım şey o değil.

sınavdan çıktıktan sonra kadıköy’e kadar bir saati aşkın sürecek yolculuktan bîhaber bir dolmuşa bindim hemen, malum sınavda yanımızda hiçbir materyal istenmediği için çanta falan da yok yanımda, elimde ösym’nin verdiği kırtasiye kutusu biri inse de yerine otursam diye bekliyorum (çok geçmeden de muradıma erdim şükür ki). neyse dolmuşa küçük bir kız daha binmişti yaşlı bir teyzeyle. aklıma geldi, elimde tuttuğum içinde iki kurşunkalem, bir silgi ve bir kalemtraş olan kutuya nasılsa ihtiyacım yok benim, küçük kız büyük ihtimalle öğrenci, ona vereyim de zayi olup gitmesin evin çekmecelerinde diyerek küçüğe verdim kutuyu, nazikçe teşekkür etti kereta.

e şimdi ösym’nin sınavlarına giren sınavzedelerin bu dağıtılan kalemlere silgilere ihtiyacı olmadığına göre bunlar neden sınavdan sonra okullarda toplanmaz da sonra ihtiyacı olan öğrencilere gönderilmez dedim ben de. hakkaten de az buz bi kalem silgi etmez yani, tamam belki pahada hafif bir şey ama maksat israf olmasın ve işe yarasın devletin yaptığı bu harcama. az önce bu yazıyı yazmadan önce  internete fotoğraf bulayım diye bakarken de birilerinin aklına da aynı şeyin geldiğini görüp sevindim. gerçi sadece kastamonu’da yapılacak bir uygulamaymış anladığım kadarıyla (yalnız sınavın tarihini yanlış yazmışlar, haber kopyala yapıştır olduğu için de haberin verildiği bütün sitelerde tarih yanlış :P) ama biraz daha duyurulsa tüm yurt genelinde ve ösym’nin yaptığı bütün sınavlarda böyle bir uygulama yapılsa ne güzel olur.

küçük bir şey ama çevremize yaymaya, duyurmaya, elimizden geliyorsa gerçekleşmesi için bir şeyler yapmaya değmez mi?

do what you love and do good

kızımın oyuncaklarından  birinin üzerinde yazıyordu bu: “do what you love and do good”. sanırım temel problemlerimizden biri bu, işimizi iyi yapmıyoruz çünkü sevdiğimiz işi yapmıyoruz. iş’i sadece meslek olarak söylemiyorum. çocukluğumu, nasıl yetiştirildiğimizi şöyle bir düşünüyorum da “olması gereken”ler, “yapılması zorunlu” olanlar, “böylesi daha uygun”lar gırla gider de “kim olduğunu, nasıl biri olduğunu öğren”ler, “yapmaktan mutlu olduğun şeyi yap”lar dillendirilmez hiç. şanslı bir azınlık “kararını sen ver, senin hayatın, gerçekten yapmak istediğin şey neyse onu yap/seç” cümlelerini duymuştur büyüklerinden belki. ama çoğumuz çoğu şeyi yapılması gerektiği için, uygun olan, kabul gören bu olduğu için yapmıyor muyuz? hâlâ.

mutsuz bir millet olmamızı da buna bağlıyorum ben. kimse gerçekte kim olduğunu, ne istediğini bilmediği; hayatın karşısına çıkardıklarından ehven-i şeri seçip öyle yaşadığı ve olması gerekeni de böyle zannettiği için başkalarının mutluluklarına, başarılarına, yollarına da tahammül edemiyor.

bizim okullardan böyle bir adamın çıkma ihtimali yüzde kaçtır?

değiştirilen eğitim sistemiyle başlayan hararetli tartışmalar sürüyor. okullar bir açılsın, yapılan değişikliklerin saçmalıkları bir bir ortaya çıksın bu hararet daha da artacak. benim yandığım, birilerinin egolarını tatmin adına , “ben dedim olacak”  diye iki nesil bu sene heba olacak. yahu allah aşkına, bizim uğraştığımız şeylere bir bakın, bi de elalemin yaptıklarına. bizim okullardan böyle bir adamın çıkma ihtimali yüzde kaçtır sizce?

 

ted’deki vidyo

 

var mı daha fazlasını yapan?

 

ben giderek memleketimden umudumu kesiyorum gerçekten. yahu bir millet her gününü mü dangalak gibi yaşar ya! bundan kendimi ayrı tuttuğum düşünülmesin, kendimi bir şey zannediyor da millete laf atıyor değilim. sadece diyorum ki ya çok safız millet olarak ya da dangalağın önde gideniyiz vesselam. ikinci şıksa doğru olan her şey de müstehaktır bize o zaman.

bir ara yine moralim bozulmuştu da bir yazı yazmıştım. o zamanlar demek ki içimde insanlığa dair birazcık umut taşıyormuşum da iyiliğin gücü adına güzel şeyler paylaşalım enerjimiz güzel olsun diye saf saf beğendiğim bir iki vidyoyu paylaşmışım. yok arkadaş, bu olanlar bir iki yutup vidyosuyla dayanılacak gibi değil. adamların bize leş yedirmediği mi kaldı, bir hilâl uğruna batan binlerce  mehmetçik’i “birkaç”a indirgeyip onlar için rahatlarını bozamayacaklarını yüzü kızarmadan bir de üste çıkmaya çalışarak söylemeyen embesiller mi kaldı, maaşlarına yapılacak zam tasarısını gecenin bir vakti meclisten hemen geçirip iş mehmet’e gelince yeterli sayıyı toplayamayanlar mı kaldı? vatandaşın can güvenliğini sağlaması ve en güvenilir kurum olması gereken polisin cinayet işlemediği kalmıştı bir, o da oldu (gerçi daha önce olmuştur da bu kadar alenisini ilk defa duydum ben). yani demek ki  bu memlekette vatandaşın ne sağlığı ne canı güvende.

biz ne yapıyoruz peki vatandaş olarak? anca bunu işte, klavye başında güya tavan yapmış duyarlılığımızı gösteriyoruz. gerçekten soruyorum, var mı daha fazlasını yapan?

 

 

 

 

%d blogcu bunu beğendi: