elif şafak külliyatı: pinhan

 

yıl 2002, nisan ayı. ankara’da imge kitabevi’nde elif şafak’ın imza günü var. hiçbir kitabını okumamışım; ama okuduğum bütün edebiyat dergilerinde ondan bahsediliyor, onunla yapılmış röportajlar çıkıyor, ben de merak ediyorum. bir yazarı okumaya başlamanın en güzel yolu imzalı bir kitabını okumaktır deyü o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı alıp kitabevinin yolunu tutuyorum. o zamanlar şimdiki kadar tanınmış değil; ama hatrı sayılır bir kuyruk var yine de. bekleyip göreceğiz bakalım diyerek sıranın bana gelmesini bekliyorum. bekliyorum ve görüyorum. o günden sonra okuduğum kitapları artık kolay kolay beğenemiyorum.

imza sırasında “aslında hiçbir kitabınızı okumadım, imzalı bir kitapla başlamak iyi olur diye düşündüm” gibi bir şey söylediğimi hatırlıyorum. o da gülümseyerek “umarım beğenirsiniz” ya da buna benzer bir şey söylemişti. beğenmek mi! imza sonrası bir kafeye gidip bit palas’ın ilk sayfalarına daldığımda beynimde haleluyalar duymaya başlamıştım.

iş bu yüzden, elif şafak benim için hep özel bir yazar oldu, öyle de kalacak, bundan sonra ne yazarsa/yaparsa yazsın/yapsın. bu kadar laf da kitaplarını değerlendireceğim bir yazı dizisi için. uzun oldu biliyorum, üstelik kitabı değerlendirmeye başlamadım bile :)

e o zaman başlayalım. ama önce şunu belirtmemde yarar var:



hal-i hazırda romanı okumamış biriysen ey okur, bu yazıda okuma keyfine kast edecek bilgiler yer almaktadır, uyarmadı deme sonra, benden günah gitti!

elif şafak’ın bu ilk ama nice son romandan daha iyi romanını çok beğendiğimi söyleyerek değerlendirmeme başlıyorum.  önce özetler:

romanın baş kahramanı pinhan, ikibaşlılığının ceremesiyle cebelleşip dururken haylazlığının sonucu yakalandığı birgün, karşılaştığı dürri baba sayesinde onun tekkesine adımını atmış, orada boy verip huy ehlileştirmeye başlamış bir gençtir. zamanı gelince kendi hikayesini yaşamak üzere tekkeden ayrılır, yolu istanbul’a vardığında ikiadlılığın ceremesiyle cebelleşen akref arif / nakş-ı nigar mahallesiyle olan kader ortaklığının hikayesine verdiği yönle karşılaşacaktır.

özet fazla özet oldu farkındayım; ama aşağıda ayrıntılara gireceğim için kendimi çok zorlamadım. şimdi bu harika romanı anlatmaya başlayayım. ilk olarak, romanda yapı olarak şu özellikler göze çarpıyor:

roman toprak, hava, ateş, su olarak dört bölüme ayrılmış. osmanlıca’da anasır-ı erbaa denilen bu dört unsur, aynı zamanda romanda adı geçen “min-el evvel il-el-ezel / itikad-ı anasır-ı erbaa” adlı kitaba da bir gönderme niteliğinde. tasavvufta yer alan evrenin bu dört unsur üzerine kurulduğu inanışının temeli çok daha öncesine dayanmakta (bkz. empedokles), bu konuda çok da bilgili olmadığım için burada atıp tutmayacağım. yalnız romandaki bölüm adlarının sırası, olayların oluş sırası veya özellikleriyle ilgili diye seziyorum. şöyle ki,

ilk bölüm toprak: pinhan’ın, tekke sakinlerinin tanıtıldığı; roman kahramanının yolculuk öncesinin anlatıldığı bölüm. hikaye toprak gibi bir temele oturtuluyor.

ikinci bölüm hava: bu bölüm akrep arif, nam-ı diğer nakş-ı nigar mahallesinin ve orada yaşayanların anlatıldığı, pinhan’ın istanbul macerasının başladığı bölüm. hikaye hava gibi genişlemeye, yayılmaya başlıyor.

üçüncü bölüm ateş: hikayedeki entrika unsurlarının ortaya çıktığı, işlerin sarpa sardığı, en önemlisi de pinhan’ın aşk ateşine düştüğü bölüm. tehlikeli, can yakıcı bölüm.

dördüncü bölüm su: hikayenin çözüldüğü, hem pinhan hem de mahalle için bir çeşit arınmanın yaşandığı bölüm.

bu sezgimde ne kadar haklıyım bilemiyorum, ama bunu düşündürmesi bile romanı daha çok sevmeme yol açıyor.

romanın yapısıyla ilgili söylenebilecek bir diğer özellik de, hatırladığım kadarıyla elif şafak’ın çoğu romanında yaptığı gibi, kronolojik bir sıranın takip edilmemesi. bu benim romanlarda beğendiğim bir özelliktir. açıklamaya çalışayım:

romanda geçen olayları üç evreye ayıracak olursak şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

(1) pinhan’ın tekke hayatı (2)pinhan’ın istanbul’a gelmesi (3)pinhan’ın istanbul’da yaşadıkları

roman pinhan’ın istanbul’a varışıyla başlıyor, yani 2 numaradan. oysa hikayenin daha öncesi var, istanbul’a varış bir başlangıç değil. 2 numara anlatıldıktan sonra 1 numaradaki tekke hayatı anlatılmaya başlanıyor. istanbul’a varışa gelindiğinde de hikaye 2 numaradan 3’e doğru devam ediyor. romanın makro planında bu 2-1-3 formülü uygulandığı gibi mikro hikayelerde de aynı formül uygulanmış; şimdi’den sonra geçmiş zaman, geçmiş zaman şimdi’ye varınca da olacaklar (gelecek zaman) anlatılmış. sıkıcılığın önüne geçmek için güzel bir yöntem. hoş kronolojik bir sıra izlenseydi de şahsen bu romanı okumaktan sıkılmazdım.

şimdi biraz içeriğini inceleyelim. romana adını veren kahramanımızı çift cinsiyetli bir çocuk olarak tanıyoruz önce. aslında çocuğun gerçek adı başka. çift cinsiyetliliğinin yaşattığı travmayı çocuğun gözlerinde gören dürri baba, çocuk tekkeye girdikten sonra ona “saklı, gizli” veya “saklanmış, gizlenmiş” anlamına gelen pinhan adını veriyor. adlar romanda oldukça önemsenmiş, bunu hem pinhan’ın hikayesinde, hem mahallenin hikayesinde hem de yazarın kendi cümlelerinde görebiliyoruz:

isim dediğin, hz. adem’den bu yana kendini taşıyanı kâh usul usul yoğurur, kâh efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı.

isim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultacak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.” (s.26)

isimler büyülüdür. sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnâm; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler.” (s.37)

pinhan’ın çift cinsiyetliliğinin insanoğlundaki zıtlıklara tekabul ettiğini düşünüyorum, iyi/kötü, güzel/çirkin, cesur/korkak vb. özelliklerine. her insan hem iyi hem kötü, hem güzel hem çirkin, hem cesur hem de korkak vb. olabilecek nitelikte, yani her insan fizikî olarak değil belki ama fizik dışı özellikleri itibariyle ikibaşlı.

buna göre dürri baba’nın pinhan tekkeden ayrılmadan önce söyledikleri ayrı bir anlam kazanıyor:

“her ne yöne gidersen git, kaç menzil tüketirsen tüket sakın ola kendinden utanma. vücudun şehrine gir pinhan; onu seyreyle. hem de doya doya seyreyle. biz nefsimizi silmekten yana değil, bilmekten yanayız; unutma.” (s.65). kim olduğuyla ilgilenen, içindeki çatışmaların acılarını hisseden insanlar için yol gösterebilecek bir öğüt.

pinhan’ın ikibaşlılığı, toplumsal ikibaşlılık, çatışmalar, düzensizliklerle de ilişkili. zira romanda akrep arif / nakş-ı nigar mahallesinin ikiadlılıkla başlayan sorunlarının çözümü, pinhan’ın ikibaşlılığının çözümüyle ilişkilendirilmiş. pinhan tekliğe kavuşunca mahalle de adların çatışmasından kurtuluyor. burada, toplumun kemale ermesinde bireyin kamil olmasının önemi anlatılıyor olabilir mi? birey kendini tamamladığında toplumun da tamamlanacağı gibi bir tez yer alıyor olabilir mi romanda? bilmiyorum ey okur, ben de sana soruyorum!

romanda pinhan dışında birbirinden renkli ve ilginç başka karakterlerde var. elif şafak’ın en beğendiğim özelliklerinden biri de bu zaten, karakter yaratma ve onları betimlemede/anlatmadaki ustalığı. kitabın başında tekke ahalisini tanıyoruz; dürri baba, dertli hagopik, dulhani hasan bunlardan bazıları.

dürri baba bir çeşit mistik bir kahraman. pinhan onunla dürri baba bir kuşken karşılaşıyor. evet, mavi bulutlu gözleri ve gövdesinde mavi şeritler ve şarabî lekeler olan bir kuş suretinde insanlara görünebilen bir derviş dürri baba. sade pinhan’a değil, dertli hagopik kendi hikayesini anlatırken görüyoruz ki başka insanlara da önce bir kuş suretinde gözüküyor. bu suret onlara tekke kapılarını açmak için bir çeşit rehber oluyor.

dürri baba ile pinhan’ın ilişkisi incelenmeye değer, yalnız ben bunu tam açıklığa kavuşturamadım. pinhan’ın rüya gördükten sonra derenin kenarına gittiği, sonra küçükken dolaştığı yerleri gezdiği, dürri baba’yla karşılaştığı ağacın altında serçe parmağını ısırıp damlayan kanın etrafına halkalar çizdiği bölümde, dürri baba’nın da kuş suretinde görünüp gagasından akan kanın pinhan’ın kanıyla karışmasının dostluk mu aşk mı olduğunu çözemesem de, rüyasının tabirinde anlatılanlara da bakarsak pinhan’ı cezbeden ve romanın sonunda ikibaşlılığına son vereceği yönü tayin edenin dürri baba olduğunu sanıyorum.

tekkede özellikle üzerinde durulan iki kişiden biri olan dulhani hasan ve kışla arasında geçen hesaplaşma özellikle okunmaya değer. burada konunun gidişine ara verip romanda çok beğendiğim bir özelliği daha paylaşmak istiyorum hazır kış demişken. elif şafak, diğer romanlarında da olduğu gibi pinhan’da da cansız varlıkları çok güzel bir şekilde kişileştiriyor. öyle ki neredeyse canlı olduklarına inanası geliyor insanın. mesela şunu bir okuyalım:

güzel değil mi? devam ediyoruz. tekke ahalisinden anlatacağım son kişi dertli hagopik. anlatmayacağım da aslında, anlattığı hikayesine bir yerlerden aşina olduğumu ama bir türlü çıkaramadığımı söyleyeceğim. aynı şeyi ilerleyen sayfalarda sefih ali’nin türbe hırsızlığında da hissettim; ama burada gerçekleşen olayın neye benzediğini hatırladım: ömer seyfettin’in keramet adlı öyküsünde olanla sefih ali’nin yangın sırasında türbeyi soyduktan sonraki halkın tepkisi aynı. bunun açıklaması nedir bilemiyorum.

romandaki renkli kişilikler bunlarla bitmiyor elbette, özellikle nevres, mahallenin kocakarıları ve elbette karanfil yorgi. nevres’in romandaki başlıca rolü mahallenin üzerinde taşıdığı lanetin habercisi olan ak karınca erda’yı ilk gören kişi olması. bununla beraber mahallenin bayramda yaşayacağı felaketleri kepoz adlı cinin bileğindeki çuvaldızı çıkararak başlatan da o. ama bunların ötesinde nevres’in başlı başına bir dramı anlatılmakta, zaten fizik ötesi bazı güçlere de sahip olan nevres, romanda en ilginç kişilerden biri. bu karakterin doğuşunda elif şafak’ın çocukluğunun etkisini merak ediyorum doğrusu, acaba yazarın çocukluğuna dair ipuçları yakalamak mümkün mü nevres’te? öyle sanıyorum ki nevres’in yalnızlığını, halasının evindeki eğreti halini, yetişkinlerle arasındaki çatışmaları anlatırken kendi tecrübelerinden yararlanmıştır elif şafak.

mahallenin kocakarılarına gelince, kevser nine, sidikli safiye, hoyrat hacer, şebgir kamer, macuncu makbule, ismihan kadın ve bedrenk asiye’nin anlatıldığı paragraflar okurken en çok eğlendiğim yerler oldu. mahallenin dört kapısı ve serbazlık imtihanı gerçekten güzel düşünülmüş bölümler. mahallelinin lugatından bir kuplenin sunulduğu paragrafın da bunlardan aşağı kalır yanı yok. bütün bunları anlatması buraya sığmaz; ama numunelik bir paragraf sunabilirim:

ve karanfil yorgi, ateşoğlanı. çalıştığı meyhanede sofra şamdanlarını yakarken pinhan’ın yürek ateşini de alevlendiren yorgi. pinhan’la karanfil yorgi’nin karşılaşmalarının anlatıldığı sahnede bir çeşit leyla ile mecnun motifi var gibi. hani mecnun’u zindanda kırbaçlarlar, aynı kırbaç yaraları leyla’nın sırtında çıkar ya, buna benzer bir şey yaşar pinhan’la karanfil yorgi. ikinci buluşmaları ise birbirlerine hikayelerini anlattıkları ve hem vuslata erdikleri hem gayrı düştükleri bir buluşma olur. bu bölümde dikkate değer nokta, iki aşığın tek bedenmişcesine anlatılması. yorgi’nin üzüm suyunu parmaklarına damlatması, pinhan’ın parmaklarını emdikçe hikayeyi öğrenmesi çok hoş bir buluş bence. romandaki böyle ufak buluşlar okuma keyfini bir hayli arttırıyor. dürri baba’nın yaptığı ebruda pinhan’ın kendi hayatını görmesi de mesela benim çok hoşuma gidenlerden bir tanesi.

bunların dışındaki karakterler de hikayeye doğrudan olmasa da dolaylı yoldan dahil olan ve güzel anlatılan karakterler. yalnız kitabın peşindeki mısırlı ibrahim efendi ile emsalinur’un anlatımı yarım kalmışlık hissi uyandırdı bende. gerçi mısırlı’nın akıbetine dair şeyh mehmed mühür efendi’nin rüyasında bir ipucu yakalayabiliyoruz ama bu yarımlık hissini gideremiyor yine de.

şimdi romanın ve elif şafak’ın en sevdiğim özelliğine gelelim, diline ve anlatımına. buna bir de yazarın hayal gücünü ekleyelim. bu mükemmel üçlü, elif şafak romanlarında kelimenin tam anlamıyla beni benden alıyor diyebilirim. açıklayayım. romanın ilk sayfasını açalım, ilk paragraf, dakka bir gol bir:

ilelebed süreceğini sandığı derin mi derin sessizlik, kabzası yakutlarla bezenmiş bir hançerle boydan boya yırtıldı. beklediği cevabın kesik başı gümüş bir tepsi içinde ayaklarına atıldı.”

yukarıdaki iki cümleyle anlatılan şey çok basit, sessizlik bozulmuş; ama betimlemeye bakın hele. bunun gibi altını çizdiğim bir sürü cümle daha var. dürri baba’nın pinhan’la karşılaştığı zaman çocuğun ikibaşlılığından mustaripliğini anladığı cümleler mesela:

işte o zaman, yaşlı adam gördü. iri, simsiyah, doğuştan sürmeli gözlere takıldı gözleri. o gözlerde göğe yükselen dumanları, alevleri, karanlıktan istifade eden yangınları, ve yangınlardan son anda kurtarılan kenarları tutuşmuş bir sırrı gördü.” (s.18)

bir de şu cümlelere bakalım:

… oysa pinhan teninde kayan yahut buğu olup göğe ağan bir sûret değil; etini morartacak, naraları gece gündüz yüreğinde yankılanacak; bacaklarının arasında hoyrat bir sancı, zaptedilmez bir çarpıntı bırakacak; ikibaşlılığını yüzüne vurmak bir yana güler yüzle karşılayacak; açtığı yaraların kapanmasına zinhar razı olmayacak; gündüz vakti düş gördürtüp gecelere uykuyu haram edecek bir mahbub, bir maşuk arıyordu kendine. onu bulduğunda silahsız, savunmasız dikilecekti karşısına; ‘işte gönlüm, işte sen,’ diyecekti, ‘vuruşun gayri.’” (s. 58)

elif şafak romanlarının genel özelliklerinden biri osmanlıca sözcüklerle hemhal olmuş bir dilin kullanılması ise bir diğeri de harika anlatımı/betimlemeleri. pinhan romanı bu konuda epey cömert bir roman. yazarın kurduğu cümleler ete kemiğe bürünüp yaşıyor adeta. dikkati çekmek istediğim bir şey var, yazar tasvirlerinde beş duyu organına hitap eden kelimeleri özellikle seçiyor. kokuları, renkleri, tatları özellikle işin içine katıyor, bu da cümlelerin algılanışını dolayısıyla etkileyiciliğini arttırıyor. böylece cümleler adeta resme dönüşüp gözümüzün önünde beliriyor.

anlatımda dikkat çeken bir diğer nokta, yukarıda da değindiğim gibi, nesnelerin/ olayların/ durumların canlı birer varlıkmışcasına anlatılması. yukarıda kış örneğini vermiştim, aynı şekilde sefih ali’nin korkusu, pinhan’ın kabusunu anlattığı dere, akrep arif/ nakş-ı nigar mahallesi ve daha bir çok unsur kişileştirilerek anlatılmış. bu yolun da etkileyiciliği arttırdığını düşünüyorum.

son olarak tekrar eden cümlelere/ paragraflara değinmek istiyorum. yazarın diğer romanlarında da rastladığımız bir özellik bu: kitabın bir yerinde geçen bir paragrafa başka bir yerde de aynen rastlıyoruz. yazarın bunu iki sebepten yaptığını düşünüyorum, birincisi anlatımı güçlendirmek, şiirselleştirmek. ikinci sebep ise başladığı yere dönmek. yine yukarıda bahsetmiştim, olay sırasını hem makro hem de mikro hikayelerde 2-1-3 şeklinde anlattığına değinmiştim. işte bu geri dönüşlerde, dönülen yere gelindiğini hatırlatmak için yazar tekrar paragrafları kullanıyor. mesela sayfa 14’te dürri baba yanında pinhan olduğu halde ebru yaparken anlatılıyor. sonra pinhan’ın tekkeye geliş hikayesine geçiliyor. sayfa 63’te tekrar aynı cümlelerle o sahneye dönüyoruz.

mükemmel üçlünün üçüncü unsuru hayal gücü demiştim. bunu ben, hikayenin temel kurgusundan farklı olarak algılıyorum. yani yazılan romanın tümü zaten hayal gücü ürünü elbette. benim kastettiğim biraz ayrıntılarda gizli. pinhan bir yandan bakınca fantastik bir roman. karakterlerin bir kısmı mantık çerçevesinde açıklanamayacak şeyler yaşıyorlar. bunlar pinhan’da öyle anlatılmış ki, itiraf edeyim, kırk yıl düşünsem o şeyler aklıma gelmez benim. pinhan’ın rüyaları, kendi mezarıyla karşılaşması, dertli hagopik’in anlattıklarından sonra kaçıp karşılaştığı kapı ve orada yaşadıkları ilginç bulduğum özelliklere sahip. hani anlatılmaz yaşanır derler ya, bunlar da anlatılmaz okunur.

velhasıl-ı kelam, pinhan hem hikayesi hem de anlatımıyla dimağlara leziz tatlar bırakmaya namzet bence elif şafak’ın en iyi romanlarından bir tanesi. kitap hakkında iş bu yazdıklarım, aslında yazamadıklarım. daha nice cümleler kurulabilir pinhan hakkında. umarım bir sonraki romanının değerlendirmesinde anlatmak istediklerime bir nebze de olsa yaklaşabilirim.

Reklamlar

18 responses

    1. teşekkür ederim.

  1. Bir de Hokkagülü İfakat karakteri vardı, kendinden emin, minnetsiz halini sevmiştim: “Hiç çekinmeden, sıkılmadan, gocunmadan dedikosunu yapanlarla yanyana gelebildiğine şaşıyordu. Onu, kendinden bu kadar emin yapan ne idi acaba? Sanki bir dokunulmazlık halesi vardı etrafında. Kem gözler, yavuz diller oradan içeriye süzülemiyor, adeta camdan bir duvara çarpıp paramparça oluyorlardı.”

    1. romandaki karakterler gerçekten çok renkli. hepsiyle tek tek ilgilenemedim tabii :)
      hokkagülü ifakat’ı ben de seviyorum; ama hikayenin gidişatıyla doğrudan ilgili olmadığı için onu bırakmak zorunda kaldım. hani ismihan kadın da onun hakkında “aslını inkar etmeyen bir o vardı” gibi bir şey söylüyordu ya, bence elif şafak’ın da hokkagülünü sevdiği belli :)

  2. Severek okudugum yazılarınıza “ah ne guzel hem de Elıf Safak kıtabı hakkında” dıyerek basladım ama yazık kı kıtap okuyacaklarım lıstesınde oldugu için devamını getıremedım. Benim de suan elimde Mahrem var ve hemen bitsin de istemiyorum açıkçası. Pinhan’ı ayrıca merak ediyorum. Bu nedenledir ki bu guzel yazınızı da sonraya saklamam gerekecek…

    1. anlıyorum :) bu tip değerlendirmeleri elif şafak’ın tüm romanları için yapmayı düşünüyorum, siz de okudukça yorumlarınızı paylaşırsanız ben de çok mutlu olurum. çünkü yazdıklarımın sağlamasını yorumlar sayesinde yapmış olacağım, ne kadarını doğru sezmişim/düşünmüşüm ne kadarı hakkında yanılmışım diye.

  3. Elinize , kaleminize sağlık ; diğer roman değerlendirmelerinizi de merakla bekliyor olacağız . Bu arada yazdıklarınızın sağlamasını yorumlarımızla yapma fikrine katılmadığımı söylemek zorundayım . Her romanı okurken aslında kendimizce bir kez daha yazmaz mıyız ? Anlatılandan ziyade anladığımız değil midir hepimize farklı farklı dünyalar-düşler kurduran , o nedenle değil midir kimi romanı bir solukta okuyup bitirirken kimisini “nerede kalmıştım” duygusuyla döne döne okumamız ? Şaşırmaz mıyız hiç beğenmediğimiz bir roman , herhangi birileri tarafından yere göğe konamadığında ? Bence siz dert etmeyin – ve de beklemeyin – diğer yorumları , sizce değerlendirmelerinizi paylaşmaya devam edin kırık dökük cümlelerinizi yapıştırmaya devam ederek , eminim sonunda hepimiz kârlı çıkacağız.

    1. çok teşekkür ederim. dediklerinize katılıyorum aslında, yazılar tamammen kişisel beğeniye göre olduğu gibi yorumlar da aynı şekilde olacaktır. insan aynı heyecanı paylaşacak insanlar arıyor galiba :)
      evet, hepimizin kârlı çıkması dileğiyle… :)

  4. sanırım kainatta yazlnızca benim sevmediğim kitap.
    sevmedim çünkü ağdalı cümleleri, sonu gelmez betimlemeleri, gereksiz insan kalabalığı içimi baydı.
    ben bu kitap hakkındaki yorumumu şuraya yazmıştım: http://birazkitap.blogspot.com/2010/08/pinhan.html

    1. yazınızı okudum, belli ki bir kitabı değerlendirme ölçütlerimiz farklı. ben ağdalı tabirini kullanmak istemiyorum ama bu tip uzun betimlemeleri, sözcüklerin yazarın kaleminde aldıkları özgün halleri, ilginç karakterleri seviyorum. pinhan, hem dili hem kurgusuyla tam istediğim tarzda bir roman. sizin de bu romanı sevmemekte elbette kendinizce sebepleriniz var .

  5. ellerinize sağlık. kitabı güzel incelemişsiniz, zevkle okudum.

    1. çok teşekkür ederim. profesyonel bir kitap incelemesi değil tabii bu yazı; beğenmenize sevindim :)

  6. Kitabı halen okumaktayım. Kafama takılan bir çok nokta vardı. İçime sinmeyen, hazmedemediğim… Bunlara birer cevap buldum yazınızı okurken çok teşekkürler :) Ve anladımki Elif Şafak’ın dili beni kendine bağlamış, kafamı kaldırıp düşünesim gelmemiş. :) Sizin yazınız bunu sağladı. :) Emeğinize sağlık…

    1. çok sevindim, ben de teşekkür ederim yorumunuz için :)

    2. ben de aynisini düsünüyorum,kelimelerin büyüsüne kapilmisim resmen,düsünmeden:( dürri babanin pinhanin gözlerinden onun ikibasliligini anladigi paragrafi sanki yeni burda okudum,ya da pinhanin kendi mezarini ziyaret ettigi yeri hic anlamamisim:) yeni bitirdim kitabi, oralara birdaha bakicam tekrar:) sizi okumam iyi oldu..

      1. yorumunuz için teşekkür ederim, yazımın kitabı anlamlandırmada bir nebze de olsa yardımcı olması beni çok sevindiriyor gerçekten :) aslında romandan başka başka şeyler çıkaran arkadaşlar da burada anladıklarını paylaşsalar benimle, sevincime sevinç katılacak :))

  7. Ben yabanciyim, turkoloji mezunuyum. Pinhan’i cok sevdim, kolay okunacak bir kitap degil, ozellikle bir yabanci icin, ama cok zevkli. Ancak sunu merak ediyorum: siz, ve diger Turk okuyuculari romanin dilini anlamakta zorluk cektiniz mi acaba? Yani, Osmanlica sozlugune ihtiyac duydunuz mu hic?

    1. merhaba anka,

      pinhan, dediğiniz gibi kolay okunacak bir kitap değil, değil bir yabancı için, türk okurları için bile çok kolay değil. ama kitaptaki efsun bir şekilde sizi sarıp sarmaladığı için o efsuna kapılıp gidebiliyor insan :)

      romanın dili beni çok zorlamadı açıkçası çünkü ben de türkoloji mezunuyum, osmanlıca sözcüklere yabancı değilim; ama diğer okurlar, özellikle de yaşı genç olanlar sözcükler konusunda zorluk çekmiştir diye tahmin ediyorum. yine de burayı okuyup yorum yazarlarsa sözcükler konusunda zorluk çekenler, daha net bir bilgi edinebiliriz tabii. umarım yardımcı olabilmişimdir :))

top sende, yaz bakalım!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: