Category Archives: gezdim

kopenhag vol. 3

yazı dizime sondan bir önceki yazıyla devam ederken artık -di’li geçmiş zaman kullanacağım maalesef çünkü memlekete döndük. ama açıkçası benim aklım orda kaldı, çoluk çocukla istediğim gibi gezemediğim için yarım kalmışlık hissi yaşadığımda mı yoksa şehirdeki o sakin atmosfere, aheste yaşayışa doyamadığımdan mıdır nedir bilemiyorum. kopenhag‘da insanlar rahat, binalar çoğu birbirine benzese de belli bir estetik güzelliğe sahip, sokaklar yollar geniş, nüfus az daha ne olsun? bunlara ek olarak bence kopenhag‘ın güzel taraflarından biri de şehirde hiç gökdelenin olmaması. şehrin jeolojik özelliklerinden kaynaklanan bir durum da olabilir tabii, ne güzel işte. kimse sanatı-kültürü besleyen yapıları yıkıp yerine avm’ler, silueti bozacak binalar yapmaya kalkışarak şehrin canına kast etmiyor böylece….

gökdelen yok dedikse de gözü yükseklerde olanlar için şehri yukardan seyrettirecek yapılar da yok değil. biri church of our saviour (kurtarıcımız kilisesi gibi bir şey adı) biri de round tower (bu da gözetleme kulesi). kurtarıcımız kilisesi’ne çok istesem de gidemedik, aslında ilginç bir deneyim olabilirdi zira yukarı çıkan merdivenler kilise kulesinin dışarısında. yani minareye çıkmak için minarenin çevresini dışarıdan saran bir merdiven düşünün. bende bu yükseklik korkusu varken zaten çıkamazdım ya, bu da züğürt tesellim olsun. ama round tower bize beklediklerimizi verdi zaten, tek pürüz tepeye biraz erken çıkmamız oldu, güneşin iyice yükselmesini bekleseydik fotoğraflar daha güzel çıkardı. round tower eskiden gökyüzü gözlem kulesi,  kütüphane ve kilise olarak üç bölüm halinde hizmet veriyormuş. şimdi anladığım kadarıyla kilisesi aktif ama diğer bölümler kapalı. giriş ücreti yetişkin 25 krondu ki bu kopenhag için oldukça ucuz bir fiyat. 5 yaşından büyük çocuklar da 5 kron. karşınızda round tower (danca rundetaarn):

round tower

round tower

Continue reading →

kopenhag vol. 2

programımıza rosenborg kalesi ile devam ediyoruz. ama daha çok bahçesi ile; çünkü kalenin içine giremedik. bir önceki yazımda değindiğim fark bize kendini çok fark ettirdi, çolukla çocukla bir yere gidilmiyor mirim. gidilse bile böyle açık alanın, otun çimenin olduğu yerler kesiyor ancak keretaları. iki sergi gezeyim, bir bina gezineyim  deyip işe mi koyuldunuz, dediğinize koyulduğunuza pişman oluyorsunuz.

kopenhag‘da gerçekten güzel yeşil alanlar var, millet azcık güneş yüzü görünce kendini ota çayıra salıyor. hoş ot çayır olmasa da fark etmezdi sanırım, kaldırımlara, merdivenlere, yol kenarlarına salanları da gördük zira. rosenborg kalesi‘nin bahçesi ise betondan soğuk alma ihtimaline karşı neticeyi düşünenler için mükemmel bir yer.

rosenborg garden

rosenborg garden

rosenborg

parkın içindeki andersen heykeli

parkın içindeki andersen heykeli

rosenborg kalesi'nin uzaktan görünümü

rosenborg kalesi’nin uzaktan görünümü

rosenborg kalesi'nin zoom'la yaklaştırılmış hali

rosenborg kalesi’nin zoom’la yaklaştırılmış hali

rosenborg kalesi'nin gidilebildiği kadar yanına gidilmiş hali

rosenborg kalesi’nin gidilebildiği kadar yanına gidilmiş hali

Continue reading →

kopenhag vol. 1

dört gündür danimarka‘nın başkenti kopenhag‘dayız. bu gezimizi daha öncekilerden ayıran bizim için çook önemli bir farkı var, o da beraberimizde bir değil artık iki çocuğun olması ve inanın bir’in iki’ye çıkması yüzde yüzlük bir artıştan çok daha fazlası. ama buraya benim zillilerden şikayet etmek için yazmıyorum, onun için yaşadığımız sabır imtihanlarını sineme gömüp yediğimiz içtiğimiz bizde kalmak üzere gezip gördüklerimizi anlatmaya çalışacağım.

kopenhag (gerçi her yeri gezmiş sayılmayız ama) gördüğüm kadarıyla ilk başta biraz soğuk (mesafeli anlamında, çok şükür havadan yana bir sıkıntımız olmadı şimdilik); ama ilk günün yol yorgunluğunu ve “rahatımı bozup neden geldim buralara” psikolojisini  atlatınca oldukça sevimli gelen bir yer. bir kere dümdüz. ikincisi basbayağı asır/lar devirmiş yapıların dimdik ayakta durduğu tarihin tozlu yollarında geziniyormuş hissi yaşatan bir şehir. üçüncüsü ilk başta sıkıcı gelebilecek kadar düzenli, trafik rahat, insanlar kurallara uyuyor falan. bir de istanbul’un keşmekeşini normalleştirdiğimizden midir nedir burada insanlar sanki dertleri tasaları yokmuş gibi rahat, stressiz dolaşıp duruyorlar. şunu da eklemeliyim ki, en azından benim karşılaştıklarımda gördüğüm kadarıyla, oldukça nazikler (belki iki çocuklu bir kadına zaten olsa olsa nazik davranılacağındandır bu; ama ben yine de genel anlamda nazik ve yardımsever olduklarına inanmayı tercih ediyorum.).

burada en çok şaşırdığım şey neredeyse danimarkalı (olduklarını zannettiklerim) kadar başka milletlerden de insanlar görmemiz. hintlisi, pakistanlısı (ya da diğer orta doğu ülkelerindensi), çinlisi (ya da diğer uzak doğu ülkelerindensi), zencisi ne ararsan var burada. bir de biz tabii, en azından pazartesiye kadar. şimdilik bizden başka türk’e rastlamadık, danimarka’da elli bine yakın türkün yaşadığını duymuştum zira.

gelmeden önce okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla şaşırmamam gereken ama yine de “allah allah” dediğim şey de kopenhag‘ın gerçekten pahalı bir şehir oluşu. kıyas için şöyle bir örnek vereyim, tek binişlik otobüs bileti neredeyse sekiz lira (eşimin hesapladığı kur üzerinden).

neyse gelelim “gezelim görelim” programımıza, önce nyhavn yani “yeni liman:

DSC09392

şimdi eğri oturup doğru yazalım, renkli renkli binalarıyla  meşhur bu limanımız o kadar da renki değil bir kere. evet, düz adam yorumu, ama doğru, kopenhag’ın herhangi bir yerinde görebileceğiniz birbirine bitişik binaların her birini farklı renklerle badanalamışlar, önlerine de bir sürü cafe bar açmışlar, sonra fotoğraflarda rengarenk gösterip kartpostal yapmışlar. ha güzel mi? evet, güzel. belki bir yerde oturup iki tek atsam daha da güzel gelecekti ama yanımda iki çocuk, alemlere akmaya niyetlenmedim açıkçası, ben de aşağıdaki fotoğrafları çektim:

DSC09415

20130516_115148

paris'te de rastladığımız köprü demirlerine asma kilit musallat etme akımı burada da mevcut.

paris’te de rastladığımız köprü demirlerine asma kilit musallat etme akımı burada da mevcut.

nyhavn 20 numaralı ev, andersen'in evi diye okumuştum; ama sadece bunu bulabildim.

nyhavn 20 numaralı ev, andersen’in evi diye okumuştum; ama sadece bunu bulabildim.

 

korsan gemisi de gördük uzaktan da olsa; ama görüldüğü üzre açık denizlerde zengin malı yağmalamak yerine o da andersen gibi uyuşukluğunu rahatlığını seçmiş.

korsan gemisi de gördük uzaktan da olsa; ama görüldüğü üzre açık denizlerde zengin malı yağmalamak yerine o da andersen gibi kapitalizmin rehavetini seçmiş.

Continue reading →

folger shakespeare library

hafta sonu yaptığımız washington gezimizin en sevdiğim bölümüydü folger shakespeare library’ye gitmemiz. fazla bir beklentim yoktu açıkçası, ilk başlarda müze gibi bir şey zannederken internette biraz araştırınca aslında tiyatro binası olduğunu öğrendiğim için fazla bir beklentiye girmemiştim; ama umduğumdan güzel çıktı burası.

önce, nasıl olduğunu anlamadım ama, tam açılış saatinde gittiğimiz için midir nedir, bir rehber eşliğinde shakespeare dönemindeki ingiliz evlerinin sahip olduğu standart bir bahçede bulduk kendimizi. bahçenin görünüşte pek bir ahım şahımlığı yoktu, zaten rehber teyze de, bahçeyi görenlerin genellikle hayal kırıklığına uğradıklarını; çünkü filmlerden insanların aklına şöyle doya doya koşup çoşabilecekleri, maşukların el ele diz dize muhabbete girişecekleri bahçeler geldiğini; ama o tip bahçelerin çok zenginler için geçerli olduğunu, shakespeare’in ortalama bir geliri olduğundan sahip olabileceği bahçenin şu gördüğümüz standartta olabileceğini anlattı. bahçe yapılalı beridir rehber teyzemiz de orada çalışıyormuş, hatta yapılmasına katkısı ya da yapılması için çabası olmuş olabilir, ingilizcemin yettiği kadarıyla doğru anlamışsam tabii.

neyse, ben “eyvah, hasbel kader evimize gelen tüm saksı çiçeklerini kuruttuğumdan zaten bitkilerden anlamayışım, onlara karşı en ufak bir ilgimin olmayışı yönüyle sabıkalıyım, şimdi börtü böceğin hikayesine nasıl katlanacağım?” derken, teyze anlatmaya başladı ve  “ikidir ingilizce konuşulan bir yere geliyorum, şu ingilizcemi daha da ilerletemedim gitti” diye hayıflanışlarımın en içtenlerinden birini yaşadım. neredeyse bir saat bize bahçeyi, elizabeth dönemindeki estetik anlayışını, bahçedeki çiçekleri ve özelliklerini, bunların shakespeare’in eserlerine nasıl yansıdıklarını, shakespeare’in bunları nasıl şifreli kullandığını anlattı da anlattı. söylediklerinin yarısına yakınını ancak anlayabildim sanırım. onları da burada anlatacak kadar toparlayamıyorum ne yazık ki.

bahçenin serencamından sonra binanın içine girdik.  işte orada beklediğimden daha iyi bir şey karşıladı bizi: elizabeth döneminde bir  tiyatro sahnesi. o dönemde nasıl sahneler varsa aynısını yapmışlar ve oyunlar o sahnede oynanıyormuş (o gün öğleden sonra cyrano vardı mesela) . aklıma “shakespeare in love” filmi geldi tabii, gerçekten de filmdeki sahneyi hatırlatacak bir sahneydi gördüğümüz. yine bir rehber teyze, gelenlere bir şeyler anlatıyor, soruları yanıtlıyordu. ben pek dinlemedim ama eşimin dediğine göre şöyle bir şey anlatmış: eskiden elektrik olmadığı için sahne mumlarla aydınlatılıyormuş haliyle, bir süre sonra mumlar sönmeye yüz tutup duman vermeye başlayınca  mumları değiştirmek için oyuna ara veriliyormuş, oyunlardaki aralar da buradan adet haline gelmiş.

sahnenin çevresi de, balkonlar falan da hep orijinali gibi yapılmıştı. insan kendini gerçekten tuhaf hissediyor, yani olumlu yönde tuhaf. tavanda da bir at resmi yanında shakespeare’in bir sözü yazılıydı, fotoğrafını çektim ama ışık yeterli olmayınca karanlık çıktı biraz.

all the world's a stage, and all the men and women merely players

son olarak da, bu tip müzelerin, merkezlerin falan en sevdiğim yerine yani store’una gittik. ufak da olsa buralardan bir şeyler almak bana büyük keyif veriyor ne yalan söyleyeyim. ama bu tip yerlerde bile çin malı şeylere rastlamak çok sinir bozucu. neyse, kendime ve bir arkadaşıma kitap ayracı aldım, amerikan yapımı.

binada bir de sergi salonu var, ama kapalıydı, yeni bir sergi için hazırlanmaktaymış salon. sergilenecek şeyler de shakespeare’in 73 eserinin orijinal el nüshalarıymış. hay allahım ya, kaçırdığımız şeye bakar mısınız!

ilk nba maçım

pazartesi philadelphia-orlando maçına gittik ailecek. eğlenceliydi, zaten amerikalıların bu işi daha çok eğlence olarak gördükleri belliydi. daha önce değil bir nba maçı, profesyonel bir basket maçına gitmediğimden bilemeyeceğim ama büyük ihtimalle bizdeki maçlar gelen seyircinin tv  izler gibi oyunu  izlediği maçlardan değildir herhalde. ortamın atmosferini hazırlanan atraksiyonlar ve müzik sağlıyordu, gelenler de kucaklarında envai çeşit abur cubur her şeyin ayaklarına gelmesini bekliyordu.

neyse yine de eğlenceliydi, hido’yu izledik daha ne olsun :)

(sondaki görüntü hido’nun attığı sayının vidyosu)

 

 

paris, artık bu son!

gayrete geldim, ocağın bu son gününün son iki saatinde, başladığım bir işi tamamına erdirmenin hazzını yaşayacağım. bu insanlık için kaale alınmayacak bir durum elbette; ama benim için neleri değiştirecek merakla bekliyor olacağım. ne bileyim, daha iyi bir insan olabilirim mesela. zamanımı daha iyi planlayıp bugünün işlerini yarınlık yapmayabilirim. hızımı alamayıp yarının işlerine bugünden başlarım belki. hatta daha iyi yemek yapabilirim. yok, artık yemek yapabilirim diyelim… yani her şey bu yazıya bağlı ey okurum. başlayalım!

paris’in göremezsem gözüm arkada kalır dediğim yerlerinden ikisi notre dame kilisesi ve victor hugo’nun eviydi. bu iki ad sadece paris’in ünlülerinden olmakla kalmıyor, bilindiği üzre victor hugo’nun “notre dame’in kamburu (notre dame de paris)” romanında birleşiyor. zaten katedrali gezerken victor hugo’nun defalarca notre dame gelip quasimodo’yu nerelerde gezdirdiğini, kilisenin hangi karanlık izbelerinde dolaştırdığını ve yaşattığını düşünmeden edemedim. 12. yüzyılda yapılmış olan kilise hâlâ tüm haşmetiyle ve açıkçası biraz da ürkütücülüğüyle arz-ı endam ediyor. gotik mimarinin güzel bir örneği olan kilisenin taşları birkaç yıl öncesine kadar kapkaraymış, şimdi rahat rahat görülebilecek nitelikte.

 

Continue reading →

paris, vol möl ne varsa…

elif şafak külliyatını ele almaya niyetlendiğim yazı dizisini, siftah yapıp öylece ortada bıraktığımdan kelli paris yazı dizimi bitiremesem içime fena oturacaktı gerçekten. yeri geldikçe, peyder pey yazmış olsaydım daha güzel olacağını düşündüğüm bu diziyi elimde ne varsa  içine bocaladığım bir yazıyla bitirmek beni hoşnut etmese de hiç yoktan iyidir diyorum yine de. hiç yoktan iyidir valla.

hadi başlayalım!

ilk durağımız louvre müzesi olsun mesela. gezmesi çok rahat yarım günü alan, meşhur mona lisa tablosunun sergilendiği muazzam bir müze louvre müzesi.

gez gez bitmeyecek, ayaklara kara sular indirecek kadar büyük bir yapı olmakla beraber görülmeye değer gerçekten de. müzede hem heykel hem resim hem de kraliyet ahalisinin yaşamlarına dair eşyalarla ilgili farklı bölümler var. her bölümün de kendi içinde bölümleri, falanca yüzyıla ait eserler, filanca  yüzyıla ait eserler gibi. açıkçası sanatla aramda seviyeli bir ilişki olduğundan eserlerin hepsine nüfuz edebildiğimi söyleyemeyeceğim, hatta” mona lisa’yı göreyim eşe dosta hava atayım” niyetiyle gezdim onlarca bölümü. sonunda muradıma da erdim tabii :)

Continue reading →

bak işte, bir minik serçe

her şey “kaldırım serçesi / la vie en rose” filmini izlememle başladı diyebilirim. adını duymamış değildim; ama ne hakkında bir şeye rastlamış (algımın seçiciliği bu konuda geçicilik yapmış demek ki) ne şarkılarını dinlemiştim. film beni öyle etkiledi ki internette onunla ilgili ne varsa okumaya, yazdığı biyografiyi bulmak için akmar’da sahafların peşinden koşuşturmaya başladım. sonunda da bir edith piaf seveni olup çıktım. hayranı diyemiyorum, henüz o konuda çok eksiğim. ama bu kadını gerçekten seviyorum. kalbimde bir hüzünle seviyorum.

geçen bayram tatilinde paris’e gideceğimiz kesinleşince en sevindiğim şeylerden biri de onunla ilgili müze, ev,  mezar vb. bir şeyi ziyaret etme olasılığımın çıkmasıydı. edith piaf’a ayırdığımız o sabaha kadar da mutluluğumdan ve heyecanımdan hiç bir şey eksilmemişti. tabii, acı gerçekle karşılaşıncaya kadar.

acı gerçek şu ki, paris’te resmî bir edith piaf müzesi bulunmamakta. ziyaret edilecek yerleri gösteren haritada adı geçmekte evet, ama gidince görüyoruz ki müze denilen yer, bir hayranının onunla ilgili topalayabildiği ne varsa toplayıp oturduğu dairenin iki odasını bu eşyalarla donatmasından mütevellid bir müzecik. bilet yok, dolayısıyla giriş ücretsiz. yalnız, gitmeden önce randevu almak gerekiyor. muş. tabii biz bundan bîhaber apartmana gidip apartman sakinlerinden birinin kapıyı açmasından yararlanarak içeri girdiğimiz ve fransızca bilmediğimiz için  direkt müze kapısına vardık. ev sahibi, müzenin de sahibi oluyor kendisi, bizi böyle karşısında görünce söylenip durdu önce. fransızca konuştuğu için ben tek kelime anlamadım, ama eşim o eşsiz öngörüsü ve mantığıyla (bu konuda gerçekten eşsizdir kendisi, canım benim) adamın bize telefon etmeden geldiğimiz için söylenip durduğunu anladı. neyse gelmişiz o kadar, geri de çeviremedi bizi tabii, girdik içeri.

 

mealen: yalnızca randevu ile ziyaret edilir. gelmeden önce telefonla arayınız.

iki küçük odada  eidth piaf resimleri, eşyaları ve elbiseleri… küçük müçük ama yine de güzeldi. yazık ki müze sahibi içerde fotoğraf çekmemize izin vermedi. ben de her şeyi hafızama kazımaya uğraşıp heyecanımı bir sonraki durağımız olarak planladığımız edith piaf evi’ne saklayarak olay mahallinden çıkmakta olan eşimi takip ettim.

öncelikle şunu söyleyeyim ki paris’te edith piaf evi, ahı çıkmış vahı kalmış bir kapıdan ibaret kalmış bulunmakta. taş tabelada yazdığına göre edith piaf’ın doğduğu evmiş burası; ama söylenenlere göre edith piaf hastanede doğmuş aslında :) belki burası büyüdüğü evdir ama bildiğime göre babası onu çok küçük yaşta alıp babaannesinin yanına veriyor. ayy, neyse canım, siyesay niyorkluk yapmanın alemi yok, minik serçe’ye dair bir şey göreyim diye heves ettim, onca belleville yolu teptim, ama anca çektiğim bu fotoğraflarla kaldım anlayacağınız.

 

 

mealen: bu evin merdivenlerinde 19 aralık 1915'te büyük bir yokluk içinde daha sonra sesiyle dünyayı altüst eden edith piaf doğdu.

 

 

paris vol. 3

bugün kurban bayramının birinci günüydü ama gurbet ellerde bayramı hissedebildiğimizi pek söyleyemem. hani kızım elimizi öpüp başına koymasa , sonra da aynısını bize yaptırmasa bayram etkinliği adına birşey de yaşayamayacaktık. bu sene böyle olsun bakalım dedik ve kendimizi gene yollara vurduk. ilk durağımız edith piaf müzesi ve evi oldu ama bunu ayrı bir yazıda ele almak istediğim için direkt ikinci durağa geçiyorum: fransızların sacre coeur diye yazıp sakrekü diye okudukları ama benim beyaz kilise demeyi tercih ettiğim beyaz kilise.

Continue reading →

paris vol. 2

bugün eyfel farizamızı yerine getirmek üzere kahvaltımızı yapar yapmaz dışarı çıktık. şehrin metro ağı gayet güzel, gidilecek yerlerin çoğuna metroyla ulaşılabiliyor. iki gündür yağmur yağmasına rağmen hava da güneşliydi bugün. üstüne üstlük kuyrukta iki saat beklersiniz dedilerdi ama taş çatlasa yarım saat bekledik. bütün bu güzel gelişmelere gölge düşürebilecek durum en tepenin açık olmaması ve sadece ikinci kata çıkabilmemiz olabilirdi, ama zaten yükseklik korkusundan mustarip olduğum için diyojenlik tasladım ve “gölge etme başka ihsan istemez!”  restini çektim.

 

ikinci kattan da şehir gayet güzel görünüyordu. üstelik bugün türk günüydü de. yani resmi olarak değil belki ama yeminlen yazıyorum, ikinci katın balkonunda dolaşıp fotoğraf çekerken o kadar çok türkçe konuşan insana rastladık ki hani sözleşmiş olsaydık bu kadar olurdu. kan çekiyor tabii, paris’te kim türkse bugün eyfel’e koştu :))

 

Continue reading →

paris vol. 1

bu yıl, bayram tatilinde paris’teyiz. gezecek görülecek, fotoğrafı çekilecek yığınla yer var. ilk gün genel bir akşam üzeri paris gezisi yaptık.

 

Continue reading →

bir fuar daha bitti…

 

hasan ali toptaş’ın imza gününe gidemeyince hevesim epey azalmıştı ama yine de bulduğum ilk fırsatı kullandım ve tüyap kitap fuarını gezdim. fuar genel olarak güzeldi, büyük yayınevlerinin standları göz alıcı, küçüklerinki küçüktü. ama boylarından büyük indirimleri de onlar yapmıştı. hazırladığım listedeki çoğu kitabı almadım çünkü istediğim kitapların yayınevlerinde indirim kuru  % 20’ye sabitlenmişti. bu kadarlık indirimi bazı kitapçılar zaten yapıyor, üstelik internette daha ucuzlarına da rastlanıyor. o kadar yol geliyoruz bi güzellik yapıverin di mi? indirim daha makul seviyede olsa daha çok kitap satılır,  yayınevleri sürümden  kazanır kitap kurtları indirimden.

aslında böyle hesapların adamı olmak istemezdim ama alacaklar listesi ve maymun iştahım kabarık olunca işi  matematiğe dökmek durumunda kalıyorum tabii. hatta karşılaştırma yapmak için listeme önceden kitapların internetteki fiyatlarını da eklediğimi yazarsam bu hesap kitap işinde ne kadar ciddi olduğum anlaşılır sanırım. neyse ki azcık insaflı yayınevleri vardı da % 30-35’lik indirimlerle birkaç kitap alabildim.

kızıma da iş bankası ve gün ışığı yayınevlerinden üç kitap aldım, kızım kitapları görünce çok sevindi, o akşam ve ertesi akşam üçünü de bana tek tek okuttu. kitabı olunca mutlu olan bir çocuğum var, daha ne isteyeyim :)

2010 beyoğlu sahaf festivali

bu yıl dördüncüsü düzenlenen beyoğlu belediyesi sahaf festivali’ndeydik dün. girişte bizi kocaman bir ortaçağ kütüphanesi karşıladı.

bu devasa maket etkinliğin geri kalanıyla ilgili beklentilerimizi bir hayli arttırıp heveslendirdiklerini tam anlamıyla karşılayamasa da geçen yılki festivalden daha iyi organize olmuş ve kitap çeşitliliği anlamında daha zenginleştirilmiş bir festival gördüğümü söyleyebilirim. katılım da geçen yıla oranla çok daha iyi.

Continue reading →

barış manço müzesi

bundan on bir yıl önce, sanki  yakın bir akrabamızı, ne akrabası düpedüz abimizi kaybetmiş gibi üzüldük barış manço’nun aramızdan ayrılmasına. vefatını ilk öğrendiğim günü hatırlıyorum, yok demiştim, yok ya… çaresiz bir inanamamazlık yaşamıştım, hepimiz gibi. bir sanatçıdan çok daha fazla bir şeydi barış manço, ne bileyim, yoktu yani onun gibisi. kızıma bazı şarkılarını dinletiyorum bazen,  henüz dört yaşında olduğu için şimdilik “nane limon kabuğu” favorisi. eminim büyüyünce “dağlar dağlar”, “dönence”, “anlıyorsun değil mi?” gibi nice şarkının da güzelliklerini fark edecek. ama ne yazık ki barış manço’yu yaşarken bilememenin eksikliğini hiç tamamlayamayacak.  çünkü şarkıları bir yana, hayatı ve kişiliğiyle de başka türlüydü o. biz ne şanslıymışız ki, barış manço’yla aynı zamanda yaşamışız.

neyse, uzattım lafı, sadede geleyim. dün barış manço müzesi’ne gittik ailecek. bilenler bilir giriş 1 TL gibi komik bir rakam. üstelik öğretmen ve öğrencilere ücretsiz. içimizden biri ücretsiz girebilecek özellikteyken bir lira için  valla utandık  söylemeye. böyle bir giriş ücretiyle müzeyi nasıl çekip çeviriyorlar bilemiyorum.

neyse bi daha. girişte önce barış manço’nun arabası karşıladı bizi. plaka görüldüğü üzre sadece ona özel :)

Continue reading →

derule denderule

üç haftadır memleketim olan rize’deyim, yarın döneceğim. acelemin, telaşımın olmadığı, zamanın gerinip koca göbeğini kaşıya kaşıya ilerlediği, tembelliğimin gemi iyice azıya aldığı bir tatil oldu benim için. planladığım şeylerin tümünü gerçekleştiremesem de planlamadığım bir iki güzel şeyi yaşayarak ödeşmiş oldum kendimle.

günlerin çoğu yağmurlu geçti, yaz ortasında olmamıza rağmen güneşin yüzünü pek az görebildik. yağdığında da bardaktan boşanırcasına tabiriyle  resmen alay etti yağmur.

Continue reading →

%d blogcu bunu beğendi: