Category Archives: gördüm

lemonadeee!

amerika’da en şaşırdığım şey burada gördüğüm bir çok şeye şaşırmamam. geçen yıl geldiğimizde de böyle olmuştu, adamlar hayat biçimlerini nasıl hafızamıza/bilincimize kazımışlarsa artık, gördüğüm çoğu şey amerikan filmlerinde gördüklerim gibiydi. okul otobüsleri, gazete kutuları, newyork’taki sarı taksiler, ellerinde kahvelerle işlerine giden insanlar falan filan yani.

bunlardan bitanesine de washington gezimizde rastladım. hani filmlerde olur ya, çocuklar kaldırıma bir masa kurar ve ev yapımı limonata satarlar. gerçekten de varmış böyle bir şey, onu gördüm. öğleden sonra kaldığımız otelin etrafını şöyle bir kolaçan edelim diye yürüyüşe çıkmışken, bir köşe başından “lemonadeee, lemonadeee!” diye sesler duyduk. köşeyi dönünce tezgahı kurmuş çocuklarla karşılaştık. yanlarında bir büyükleri vardı ve sağolsun çocukların fotoğrafını çekmeme izin verdi. işte bu o fotoğraf :)

şimdi bekliyorum bakalım, lucy gibi kaldırımda psikiyatri kliniğini kurmuş bir veletle de karşılaşacak mıyım acaba?

folger shakespeare library

hafta sonu yaptığımız washington gezimizin en sevdiğim bölümüydü folger shakespeare library’ye gitmemiz. fazla bir beklentim yoktu açıkçası, ilk başlarda müze gibi bir şey zannederken internette biraz araştırınca aslında tiyatro binası olduğunu öğrendiğim için fazla bir beklentiye girmemiştim; ama umduğumdan güzel çıktı burası.

önce, nasıl olduğunu anlamadım ama, tam açılış saatinde gittiğimiz için midir nedir, bir rehber eşliğinde shakespeare dönemindeki ingiliz evlerinin sahip olduğu standart bir bahçede bulduk kendimizi. bahçenin görünüşte pek bir ahım şahımlığı yoktu, zaten rehber teyze de, bahçeyi görenlerin genellikle hayal kırıklığına uğradıklarını; çünkü filmlerden insanların aklına şöyle doya doya koşup çoşabilecekleri, maşukların el ele diz dize muhabbete girişecekleri bahçeler geldiğini; ama o tip bahçelerin çok zenginler için geçerli olduğunu, shakespeare’in ortalama bir geliri olduğundan sahip olabileceği bahçenin şu gördüğümüz standartta olabileceğini anlattı. bahçe yapılalı beridir rehber teyzemiz de orada çalışıyormuş, hatta yapılmasına katkısı ya da yapılması için çabası olmuş olabilir, ingilizcemin yettiği kadarıyla doğru anlamışsam tabii.

neyse, ben “eyvah, hasbel kader evimize gelen tüm saksı çiçeklerini kuruttuğumdan zaten bitkilerden anlamayışım, onlara karşı en ufak bir ilgimin olmayışı yönüyle sabıkalıyım, şimdi börtü böceğin hikayesine nasıl katlanacağım?” derken, teyze anlatmaya başladı ve  “ikidir ingilizce konuşulan bir yere geliyorum, şu ingilizcemi daha da ilerletemedim gitti” diye hayıflanışlarımın en içtenlerinden birini yaşadım. neredeyse bir saat bize bahçeyi, elizabeth dönemindeki estetik anlayışını, bahçedeki çiçekleri ve özelliklerini, bunların shakespeare’in eserlerine nasıl yansıdıklarını, shakespeare’in bunları nasıl şifreli kullandığını anlattı da anlattı. söylediklerinin yarısına yakınını ancak anlayabildim sanırım. onları da burada anlatacak kadar toparlayamıyorum ne yazık ki.

bahçenin serencamından sonra binanın içine girdik.  işte orada beklediğimden daha iyi bir şey karşıladı bizi: elizabeth döneminde bir  tiyatro sahnesi. o dönemde nasıl sahneler varsa aynısını yapmışlar ve oyunlar o sahnede oynanıyormuş (o gün öğleden sonra cyrano vardı mesela) . aklıma “shakespeare in love” filmi geldi tabii, gerçekten de filmdeki sahneyi hatırlatacak bir sahneydi gördüğümüz. yine bir rehber teyze, gelenlere bir şeyler anlatıyor, soruları yanıtlıyordu. ben pek dinlemedim ama eşimin dediğine göre şöyle bir şey anlatmış: eskiden elektrik olmadığı için sahne mumlarla aydınlatılıyormuş haliyle, bir süre sonra mumlar sönmeye yüz tutup duman vermeye başlayınca  mumları değiştirmek için oyuna ara veriliyormuş, oyunlardaki aralar da buradan adet haline gelmiş.

sahnenin çevresi de, balkonlar falan da hep orijinali gibi yapılmıştı. insan kendini gerçekten tuhaf hissediyor, yani olumlu yönde tuhaf. tavanda da bir at resmi yanında shakespeare’in bir sözü yazılıydı, fotoğrafını çektim ama ışık yeterli olmayınca karanlık çıktı biraz.

all the world's a stage, and all the men and women merely players

son olarak da, bu tip müzelerin, merkezlerin falan en sevdiğim yerine yani store’una gittik. ufak da olsa buralardan bir şeyler almak bana büyük keyif veriyor ne yalan söyleyeyim. ama bu tip yerlerde bile çin malı şeylere rastlamak çok sinir bozucu. neyse, kendime ve bir arkadaşıma kitap ayracı aldım, amerikan yapımı.

binada bir de sergi salonu var, ama kapalıydı, yeni bir sergi için hazırlanmaktaymış salon. sergilenecek şeyler de shakespeare’in 73 eserinin orijinal el nüshalarıymış. hay allahım ya, kaçırdığımız şeye bakar mısınız!

iki sıfıra bakar

istanbul’a dönünce yapacağım deneyin ilhamını verdi bana bu para (ayrıntılar istanbul’ a dönünce).

bi de, keşke bazı şeyleri değiştirmek iki yuvarlağa kalsa…

yangın

dün akşam saat 8 civarında, oturduğumuz evin karşısındaki dairede yangın çıktı. ilk defa bir yangını bu kadar yakından gördüm. haydarpaşa’yı kadıköy’den izlemiştim içim sızlayarak, ama bu başkaydı gerçekten. çok yakındı ve korkutucuydu. ailecek hazırlanıp gerektiğinde dışarı çıkmak üzere hazır bekledik,  gerek kalmadı neyseki. allahtan can kaybı ve yaralı yok.

hani insan biliyor, ölümlü dünya, ölümlü insan, her canlı ölümü tadacak falan. tamam eyvallah. ama, ne bileyim, bilmiyormuş gibi yaşıyor yine de. bir sürü plan yapıyor, hayaller kuruyor, saçma sapan şeyleri dert edip zamanının, enerjisinin canına okuyor. ciddi ciddi öleceğiz ya!

 

 

paris, artık bu son!

gayrete geldim, ocağın bu son gününün son iki saatinde, başladığım bir işi tamamına erdirmenin hazzını yaşayacağım. bu insanlık için kaale alınmayacak bir durum elbette; ama benim için neleri değiştirecek merakla bekliyor olacağım. ne bileyim, daha iyi bir insan olabilirim mesela. zamanımı daha iyi planlayıp bugünün işlerini yarınlık yapmayabilirim. hızımı alamayıp yarının işlerine bugünden başlarım belki. hatta daha iyi yemek yapabilirim. yok, artık yemek yapabilirim diyelim… yani her şey bu yazıya bağlı ey okurum. başlayalım!

paris’in göremezsem gözüm arkada kalır dediğim yerlerinden ikisi notre dame kilisesi ve victor hugo’nun eviydi. bu iki ad sadece paris’in ünlülerinden olmakla kalmıyor, bilindiği üzre victor hugo’nun “notre dame’in kamburu (notre dame de paris)” romanında birleşiyor. zaten katedrali gezerken victor hugo’nun defalarca notre dame gelip quasimodo’yu nerelerde gezdirdiğini, kilisenin hangi karanlık izbelerinde dolaştırdığını ve yaşattığını düşünmeden edemedim. 12. yüzyılda yapılmış olan kilise hâlâ tüm haşmetiyle ve açıkçası biraz da ürkütücülüğüyle arz-ı endam ediyor. gotik mimarinin güzel bir örneği olan kilisenin taşları birkaç yıl öncesine kadar kapkaraymış, şimdi rahat rahat görülebilecek nitelikte.

 

Continue reading →

paris, vol möl ne varsa…

elif şafak külliyatını ele almaya niyetlendiğim yazı dizisini, siftah yapıp öylece ortada bıraktığımdan kelli paris yazı dizimi bitiremesem içime fena oturacaktı gerçekten. yeri geldikçe, peyder pey yazmış olsaydım daha güzel olacağını düşündüğüm bu diziyi elimde ne varsa  içine bocaladığım bir yazıyla bitirmek beni hoşnut etmese de hiç yoktan iyidir diyorum yine de. hiç yoktan iyidir valla.

hadi başlayalım!

ilk durağımız louvre müzesi olsun mesela. gezmesi çok rahat yarım günü alan, meşhur mona lisa tablosunun sergilendiği muazzam bir müze louvre müzesi.

gez gez bitmeyecek, ayaklara kara sular indirecek kadar büyük bir yapı olmakla beraber görülmeye değer gerçekten de. müzede hem heykel hem resim hem de kraliyet ahalisinin yaşamlarına dair eşyalarla ilgili farklı bölümler var. her bölümün de kendi içinde bölümleri, falanca yüzyıla ait eserler, filanca  yüzyıla ait eserler gibi. açıkçası sanatla aramda seviyeli bir ilişki olduğundan eserlerin hepsine nüfuz edebildiğimi söyleyemeyeceğim, hatta” mona lisa’yı göreyim eşe dosta hava atayım” niyetiyle gezdim onlarca bölümü. sonunda muradıma da erdim tabii :)

Continue reading →

bak işte, bir minik serçe

her şey “kaldırım serçesi / la vie en rose” filmini izlememle başladı diyebilirim. adını duymamış değildim; ama ne hakkında bir şeye rastlamış (algımın seçiciliği bu konuda geçicilik yapmış demek ki) ne şarkılarını dinlemiştim. film beni öyle etkiledi ki internette onunla ilgili ne varsa okumaya, yazdığı biyografiyi bulmak için akmar’da sahafların peşinden koşuşturmaya başladım. sonunda da bir edith piaf seveni olup çıktım. hayranı diyemiyorum, henüz o konuda çok eksiğim. ama bu kadını gerçekten seviyorum. kalbimde bir hüzünle seviyorum.

geçen bayram tatilinde paris’e gideceğimiz kesinleşince en sevindiğim şeylerden biri de onunla ilgili müze, ev,  mezar vb. bir şeyi ziyaret etme olasılığımın çıkmasıydı. edith piaf’a ayırdığımız o sabaha kadar da mutluluğumdan ve heyecanımdan hiç bir şey eksilmemişti. tabii, acı gerçekle karşılaşıncaya kadar.

acı gerçek şu ki, paris’te resmî bir edith piaf müzesi bulunmamakta. ziyaret edilecek yerleri gösteren haritada adı geçmekte evet, ama gidince görüyoruz ki müze denilen yer, bir hayranının onunla ilgili topalayabildiği ne varsa toplayıp oturduğu dairenin iki odasını bu eşyalarla donatmasından mütevellid bir müzecik. bilet yok, dolayısıyla giriş ücretsiz. yalnız, gitmeden önce randevu almak gerekiyor. muş. tabii biz bundan bîhaber apartmana gidip apartman sakinlerinden birinin kapıyı açmasından yararlanarak içeri girdiğimiz ve fransızca bilmediğimiz için  direkt müze kapısına vardık. ev sahibi, müzenin de sahibi oluyor kendisi, bizi böyle karşısında görünce söylenip durdu önce. fransızca konuştuğu için ben tek kelime anlamadım, ama eşim o eşsiz öngörüsü ve mantığıyla (bu konuda gerçekten eşsizdir kendisi, canım benim) adamın bize telefon etmeden geldiğimiz için söylenip durduğunu anladı. neyse gelmişiz o kadar, geri de çeviremedi bizi tabii, girdik içeri.

 

mealen: yalnızca randevu ile ziyaret edilir. gelmeden önce telefonla arayınız.

iki küçük odada  eidth piaf resimleri, eşyaları ve elbiseleri… küçük müçük ama yine de güzeldi. yazık ki müze sahibi içerde fotoğraf çekmemize izin vermedi. ben de her şeyi hafızama kazımaya uğraşıp heyecanımı bir sonraki durağımız olarak planladığımız edith piaf evi’ne saklayarak olay mahallinden çıkmakta olan eşimi takip ettim.

öncelikle şunu söyleyeyim ki paris’te edith piaf evi, ahı çıkmış vahı kalmış bir kapıdan ibaret kalmış bulunmakta. taş tabelada yazdığına göre edith piaf’ın doğduğu evmiş burası; ama söylenenlere göre edith piaf hastanede doğmuş aslında :) belki burası büyüdüğü evdir ama bildiğime göre babası onu çok küçük yaşta alıp babaannesinin yanına veriyor. ayy, neyse canım, siyesay niyorkluk yapmanın alemi yok, minik serçe’ye dair bir şey göreyim diye heves ettim, onca belleville yolu teptim, ama anca çektiğim bu fotoğraflarla kaldım anlayacağınız.

 

 

mealen: bu evin merdivenlerinde 19 aralık 1915'te büyük bir yokluk içinde daha sonra sesiyle dünyayı altüst eden edith piaf doğdu.

 

 

mükemmel aşk

balkonda cd

arabasına örme karpuz dilimleri koyan, koltuklarını kilimle örten, dolmuşta bozuk paraları koymak için kültablası kullanan,  vitesi lastik tokalarla süsleyen, evinde her eşyaya envai çeşit örtüler örten bir milletiz ne de olsa, balkonlara asılmış rüzgarda salınan cd’leri görünce yeni “trend” bu demek ki dedim kendime; bir aklı evvel asmış cd’yi balkonuna kimbilir hangi esintiyle, malum deneyde birbirlerini niye dövdüklerini bilmeyen maymunlar gibi insanlar da cd’leri adak ağacı misali bağlamaya başlamış balkonlarına diye düşündüm açıkçası. yanılmışım ey halkım, affet beni!

hangi pratik zekanın ürünü bilinmiyor tabii, meğer bu anonim durum güvercinleri balkonlardan uzak tutmak içinmiş. evet, nasıl oluyorsa cd’nin parlak yüzü güvercinleri yaklaştırmıyormuş balkona. bu deneyi yapıp sonuca ulaşan onlarca kişi yayılmış kulaktan kulağa. öyle ki ben bu duruma hem bursa’da hem de rize’de birbirleriyle alakası olmayan insanların balkonlarında rastladım :)

farkı farkedin

bir zamanların  “nazar etme ne olur çalış senin de olur”,  “miras değil alın teri”  ya da “babam sağolsun”lu yolların fatihleri dolmuşların, teknolojinin takipçileri olacakları, teknolojik yollarda gaza basacakları kimin aklına gelirdi? bir süredir bulunmakta olduğum memleketim rize’de bugün bir dolmuşa bindim ve başka hiçbir yerde rastlamadığım, eşine de az rastlanabileceğini düşündüğüm bir durumla karşılaştım: dolmuşun içinde, şoför koltuğunun hemen arkasında bir ekran, ekranda sıra sıra yayımlanan reklamlar. hemşehrilerimden de böyle bir pratik zeka beklerdim zaten :))

oturan boğalar

yediğim içtiğim bir yana, amerika’da gezip gördüklerimi anlatmaya bir kaç yazı daha devam edeceğim anlaşılan. bu sefer ki yazı oturan boğalar’ın gerçek olduklarıyla ilgili, yani o tip isimlerin.  new york’taki national museum of the american indian‘da kızılderililer’le ilgili harika bir bölüm var, kullandıkları eşyalar, giysileri, atlarının aksesuarları falan. bir yerde de kızılderili portrelerine yer verilmiş, işte gerçek oturan boğalar.

rast geldim

gurbet ellerde rastladığım memleket güzelliklerine değinmiştim bir yazımda. ondan sonra da bir iki şeye rastladım, buyrun…

washington’da ikinci el kitap satan bir dükkanda çektim bu fotoğrafı. kitaplar öyle güzel kategorilenmiş ki, orta doğu bölümünde t rafına bakmam yetti bu kitabı görebilmem için.

girdiğim her kitapçı dükkanında bizden neler var diye baktım hep. en çok elif şafak ve orhan pamuk kitaplarına rastladım.

best made towels in the world, yaa :))

ufak tefek iki şeyler…

amerika’dayken karşılaştığım ve fotoğraflayabildiğim ufak tefek bir şeyleri paylaşmıştım bir yazıda. şimdi memleketimdeyim ve resimlerimi şöyle bir elden geçirirken bir yazı daha çıkarabilecek  birkaç fotoğrafa daha rastladım. buyrunuz…

(ayrıntıları görmek için fotoğrafların üzerine tıklayın)

philadelphia turkish festival’de kortejin arasında heybetli heybetli ilerleyen taşıt, “IAMTURK” plakasıyla da gözleri gönülleri şenlendirdi.

yine bir 13 vakası. bunu da görünce  “keşke empire states’te de dikkat etseydim 13. kat var mı yok mu?” diye epey hayıflandım.

empire state demişken yukarıdaki fotoğraf oradan; ama new york manzarası değil. dikkat, yakıcı olduğu kadar batıcı da :)

çeşmenin kenarına tırmanıp fotoğraf çekmeye çalışan elemanın düşmesini elim deklanşörde büyük bir heyecanla bekledim ama sağlam tutundu kereta. bana da fotoğrafçılık hallerini fotoğraflamak kaldı.

caponların da fotoğraf çekme konusunda performanslarının oldukça iyi olduğu malumumuz.

otomobilleri  kırmızı, gri, beyaz  gibi kategorilemekten öteye gidemem genellikle, son model bişey olsa şöyle bir dönüp bakmam neredeyse; ama bu dikkati çekmeyecek gibi değildi.

philadelphia’da rastladım bu kuş yuvasına, bir tabelaya tutturulmuştu. hatta yuva ahalisiyle de müşerref olduk ama fotoğraflarını çekmeye muvaffak olamadım.

washington’da rastladım, türk mü diye bi ümitlendim ama yunanmış.

burada ilginç bişey yok aslında, bu ikisi bana çok amerikanvari geliyor, bir arada görünce kaçırmayayım dedim.

beyaz adam geldi ve…

geçenlerde washington’a gittik çekirdek aile olarak.  çok sevdim yunaytıt siteytsin başkentini. büyük, gezecek görecek çok şey var. neyse o belki başka bir yazının konusu olur da, bu yazının konusu başka. şöyle ki,  gezimizde national museum of the american indian‘ı da şöyle bir gezdik. gezi şöyle bir oldu zira tüm gün mümkün olduğunca çok yer görelim diye koşuşturduğumuzdan perişan bir haldeydik, detaylara dikkat edecek halimiz kalmamıştı. zaten şimdiye kadarki gördüğümüz müzelerin her birini güzelce gezelim deseydik çok rahat yarım günümüz giderdi her biri için.

neyse yine. müzede amerika kıtasında yaşayan yerlilerin  yok oluşunu kronolojik olarak gösteren şemalar vardı camekanın birinde. cam fotoğrafın netliğine bir hayli maydanoz oldu ama yine de blogumda paylaşmadan edemeyeceğim bu ibretlik şemayı.

Continue reading →

ufak tefek bir şeyler…

bana yabancı bir dolu insanın yaşadığı şu gurbet elde, yabancı biri olarak fotoğraf makineme kaydedebildiğim ufak tefek bir şeyler…

kimdir nedir hiç bilmiyorum, koca kitapçıda, yığınla kitap arasında bu isme rastlamam kaderin bir cilvesi değil de ne? kendisi türkçe’ye çevrilmiş mi onu da bilmiyorum, ne olursa olsun biz ciddiyetimizi koruyalım, her ne kadar kendimi dili ingilizce olanlara en sevdiğim yazarlardan birinin elif şafak olduğunu söylermiş gibi hissetsem de…

hayır, fesat falan da değilimdir (yoksa öyle miyim?!!), algıda seçicilik yaptığımı da söylemekten imtina ederim; ama oluyor işte böyle şeyler görüldüğü üzere. türkiye’de satışı var mı bilmiyorum, ama çok ses getirmez sanırım (burada bir espri iyi giderdi ama ortamı kokutmayalım o kadar…).

derlerdi de ilginç gelirdi, aslına şahit olunca daha da ilginç oldu. newyork’ta kaldığımız otelin asansöründe çektim bu fotoğrafı, ciddi korkuyor musunuz ya uğursuzluktan? bi şey olmaz, bi şey olmaz…

cip taksiye herhalde bir newyork’ta rastlamak mümkün. ee, arabalar ucuz, benzin ucuz… gözünü sevdiğim medeniyet…

bu ecnebilerde her türlü şey var günahıyla sevabıyla. bir gün bir teyze elime bir broşür tutuşturup “son of god”la kurtuluşa erişebileceğim yolları tarif etmişti büyük bir heyecanla. benzerlerine otobüs duraklarında da rastlamak mümkün. var mı aramızda kurtulmasını bilmeyen?

%d blogcu bunu beğendi: