Category Archives: izledim

aşk yok olmaktır

Reklamlar

çift kare

az önce izlemeyi bitirdiğim bir filmden bu fotoğraflar. içim hâlâ dolu dolu ali’nin gözleri gibi. o gözler ne de güzel baktı kardeşine, nasıl da azimliydi her şeyi düzeltmek için, ne kadar da kocaman bir yüreği vardı, hiç vazgeçmedi, pes etmedi. iki kardeş dünyanın en güzellerindendi.

“sadece hasan ali toptaş okumak için bile türkçe öğrenmeye değer”

itiraf edelim, aramızda, özellikle edebiyatla bir şekilde hemhal olanlar için, günün birinde iyi bir yazar olmak hevesini taşımayanımız yoktur değil mi? öyle bir heves bende de var.dı. birgün kayıp hayaller kitabı‘nı okudum ve o an idrak ettim: ben asla bir yazar olamayacağım! zaten hasan ali toptaş‘ın “yazar” olduğu bir alanda bunu aklımdan bile geçirmem abesle iştigal değil de ne? yani, insan hasan ali toptaş kadar iyi bir yazar olamayacaksa hiç olmasın daha iyi sanki. çıta bu kadar yüksek olunca insanın haddini bilesi geliyor.

başlıktaki cümle, frankfurter allgemeine zeitung gazetesinde yayımlanan bir yazıda geçiyor.  yazarın herhangi bir kitabını okuyanlar bu yargının doğruluğuna hak verecektir. hasan ali toptaş türk dili ve edebiyatı için adeta allah’ın bir lütfudur çünkü. “bir dil nasıl sanat haline gelir?”in cevabıdır hasan ali toptaş. ne yazdığı bir tarafa, nasıl yazdığına bakmak için, kurduğu cümlelerin verdiği hazda kaybolmak için okunur hasan ali toptaş. onu henüz okumamış olanlara abartılı gelecek cümlelerim biliyorum. ama, şşşt, sen, onu okumuş olan! ne demek istediğimi bildiğini biliyorum. aşağıdaki vidyo da senin için. hasan ali toptaş ile ilgili bir belgesel yapıldığını bugün öğrendim ve hemen izledim. süresi bir saate yakın. ama o bir saate değer, inan bana.

birsen başar’ıyor

güzel şeyler paylaşalım demiştim ya, hani bu niyetim evrende makes bulmuş  gibi daha önce adını duymadığım, yaptıklarından haberdar olmadığım; ama öğrendikten sonra “bir film izledim hayatım değişti” misali bende derin etkiler bırakan birini izledim dün televizyonda. kendisi 21 yaşındayken otizm teşhisi konmuş, böylece o ana kadar yaşadığı zorlukların müsebbibiyle tanışmış, tanışıklığı ilerletip ahbap olmuş, sonra da “aynı zorlukları yaşayıp üstesinden gelmekte zorlanan vardır benim gibileri” deyip kendini otizmin ne menem bir şey olduğunu, onunla yaşamanın yollarını anlatmaya, insanları bu konuda bilinçlendirmeye adamış 26 yaşında pırıl pırıl bir genç kız, birsen başar.

birsen hollanda’da doğup büyümüş. kendisine otistik teşhisi konana kadar da otizm hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. teşhis konulduktan sonra okumuş, araştırmış, kendi gibi olanlarla konuşmuş. otizmin sadece zihinsel engelli çocuklarda görüldüğünün sanıldığını, oysa normal ya da yüksek zekalı insanlarda da olabileceğinin çok az bilindiğini farkına varmış ve hem yaşadıklarını paylaşmak hem de farkındalık yaratmak için “ben de artık fark edilmek istiyorum”  adıyla bir kitap yazmış. kitabı önce hollanda’da yayımlanmış ve orada onlarca seminer vermiş. birsen, türkiye’de de, hakkında çok az şey bilindiğini düşündüğü otizmle ilgili çalışmalarını yürütmek istiyor ama işleri hollanda’daki kadar kolay yürümüyormuş burada (nedense hiç şaşırmadım).

neyse, niye yazdım ben şimdi bunu? çünkü birsen, yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, azmi, hevesi, sadece kendini değil başkalarını da düşünmesiyle başlı başına güzel bir paylaşma konusu. çünkü birsen, “hayatta iyi şeyler de oluyor çok şükür” dedirten en güzel örneklerden bir tanesi.

kendisinin kaleminden sergüzeştini okumak için internet sitesi:

birsenbaşar.com

tivitırda takip etmek için:

@otizmli_birsen

kitabı hakkında bilgi için:

ben de artık fark edilmek istiyorum

burada da tv programının vidyosu var:

birsen başar

tek kare

okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, duyduğumuz olaylar, hikayeler vesaireler içinde en çok aklımızda kalanlar yüreğimize bir şekilde dokunanlar oluyor. o roman/film/olay/hikaye/vesairenin kendi dalında “en iyi” olması da gerekmiyor üstelik, gönlümüzde ince bir teli oynatması kâfi geliyor.

o teli tıngırdatan da büyük resim değil belki de içindeki ufak bir fırça darbesi, diğerlerinden bir derece fazla/eksik bir  tonlama olabiliyor.

geçen gün bir film izledim. etkileyici bir çok tonlaması vardı gerçi, ama en çok aşağıdaki kare aldı avucuna yüreğimi, yanağına değdirdi.

selvi boylum al yazmalım

işte en sevdiğim türk filmi… izlenesi, izlenesi, izlenesi… izledikçe  ne yapılası yüreğinize kalmış artık…

 

 

Güzide sitemin, bence tüm zamanların en iyi Türk filmi Selvi Boylum Al Yazmalım’dan mahrum kalmaması düşüncesiyle klavye başına oturduğum bu yazımda; tamamen nesnel bir üslup kullandığımı, filmi her bakımdan eşit mesafelerle değerlendirdiğimi, çıkarımlarımın tamamen sinema sanatı adına bir değerlendirme olduklarını katiyen iddia etmiyorum ey okur! İlk cümlemden belli olduğu üzre, Selvi Boylum Al Yazmalım, daha iyisi çekilse bile ki çekilemedi henüz, bence en güzide, en nadide, en sevilesi Türk filmidir vesselam. Aynı fikirdeysek, gel bu güzel filmi beraber yâd edip “Sevgi neydi?” sorusunu tüm kalbimizle bir kere daha yanıtlayalım.

Çoğumuzun malumu olduğu üzre güzeller güzeli köylü kızı Asya ile yakışıklı çapkın İstanbullu İlyas’ın yüreklerini ellerinde hissedecek denli sıcak aşklarıyla başlar Selvi Boylum Al Yazmalım. Sonrasında belki kültür farklılığından, belki İlyas henüz olgunluk çağına ermediğinden iletişimsizlik baş gösterir iki sevdicek arasında. İlyas’ın kendince teselliyi başka bir kadında bulduğunu öğrenen Asya, çocuğunu alıp bilmediği yollara koyulur yine bilmediği yerler için. Asya’nın bir planı yoktur ama kader onun için bir şeyler ayarlamıştır.

***

bu yazı sivrisinema‘da yayımlanmıştır, yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

 

 

büyük adam küçük aşk

en sevdiğim üç türk filminden biri de bu; izlenesi, hüzünlenesi…

 

 

Sahip olduğumuz bazı özellikler vardır ki üzerinde hiçbir emeğimiz yoktur. Fiziksel özelliklerimizin çoğunda söz hakkımız yoktur, anne-babamızı biz seçmeyiz, doğduğumuz yere biz karar vermemişizdir, doğal olarak hangi ırka/millete mensup olduğumuz da bizim belirlediğimiz bir özelliğimiz değildir. Bu da demektir ki etkileyemediğimiz ve değiştiremeyeceğimiz özelliklerimiz için haddi aşan bir övünç duymak, bunlarla üstünlük taslamak ne kadar yersizse bunlar için yerinmek, kendini küçük görmek de o derece mantıksızdır.

Büyük Adam Küçük Aşk filmini yazmak için klavye başına oturduğum iş bu dakikalarda filmin tüm tortularını arındırdığımda ne kaldı geriye diye düşündüm ve yukarıdaki paragraf çıktı. Aslında sonda söylemem gerekeni başta söylemiş oldum. Okumaya devam etme niyetindeyseniz, gelin başa dönelim ve her şeyi sırasıyla anlatayım.

***

bu yazı sivrisinema’da yayımlanmıştır, yazının tamamını buradan okuyabiliriniz.

karpuz kabuğundan gemiler yapmak

en sevdiğim üç türk filminden biridir bu; izlenesi, gülümsenesi, hüzünlenesidir.

 

 

Sinema tarihinde milyonlar harcanarak yapılmış nice ruhsuz filme karşılık, komik denebilecek bütçelerle çekilip samimiyeti ile gönüllerde yer edinen filmler vardır. Kusursuz değillerdir, özellikle teknik anlamda eksiklikleri vardır, amatör oyuncularının performansı kimi yerlerde göze batar. Genellikle gişede pek varlık gösteremezler; ama festivallerde harcanan emeğin karşılığının alındığı da görülür. Belki değerleri sonradan anlaşılır ama pir anlaşılır. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak işte bu tip filmlerden bir tanesi.

Rahmetli Ahmet Uluçay’ın 2004 yılında çektiği ilk ve maalesef son uzun metraj filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, yönetmenin hayatının bir çeşit biyografisi gibi. Tıpkı yönetmenin küçükken izlediği filmlerden sonra sinemaya gönül vermesi, hatta arkadaşıyla beraber köylerinde film oynatmaya çalışmasına benzer bir öyküsü var filmin. Yazın köylerinin yakınındaki bir kasabada karpuzcunun yanında çalışan Recep ile bir berber dükkanında çırak olan Mehmet sinema sevdasıyla yanıp tutuşan iki yurdum gencidir. Başlıca uğraşları kasaba sinemasından atılmış film negatifleri toplayıp kendi yaptıkları film makinesinde bunları oynatmaya çalışmaktır. Bunun için akıllarına gelen her yolu denerler ama negatifteki adamlar bir türlü “gımıldamamaktadır”. Bunun yanı sıra Recep, kasabada gördüğü bir kıza tutulmuştur ki artık sadece iki şey için dua etmektedir: “Adamlar gımıldasın, Nihal’i anası bana versin.”

***

bu yazı sivrisinema‘da yayımlanmıştır, yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

güz sonatı

bu filmi gerçekten çok beğendim. derdini net ve çarpıcı bir şekilde anlatıyor ve iki başrol oyuncusu da harika.

 

 

Ingmar Bergman‘ın 1978 yılında çektiği Güz Sonatı / Autumn Sonata, yönetmenin oyuncusu az ama söyleyecek sözü çok filmlerinden biri. Bergman‘ın vazgeçilmez oyuncularından Liv Ullmann‘ın ve Ingrid Bergman‘ın başrollerde olduğu film, “Bir kadın, ailesine ne kadar yabancılaşabilir? Bir anne, çocuğunun psikolojisini ne kadar bozabilir? Bir çocuk, en çok sevgi görmesi gereken insandan ne kadar nefret edebilir?” sorularına, olayı insanî boyutundan çıkarmadan ama insanın içinde ince bir sızı bırakmayı da ihmal etmeyerek yanıt veriyor.

Charlotte (Ingrid Bergman) sanatını her daim ailesinden önde tutmuş bir piyano sanatçısıdır. Yedi yıldır görmediği kızı Eva’nın (Liv Ullmann) daveti üzerine kızını ziyarete gider. Charlotte ve Eva önce hararetli bir hoş geliş-hoş buluşla hasretlerini dindirmeye çalışırlar. Sonrasında ise anne kızın ilişkilerini sorgulayacakları ve eteklerdeki bütün taşların döküleceği bir gece onları beklemektedir.

Gücünü oyuncularından ve diyaloglardan alan, görünüşte oldukça sade, içerikte ise olabildiğince derin bir film olan Güz Sonatı / Autumn Sonata‘ı anlatmaya azcık ispiyon (spoiler)la devam edelim.

***

bu yazı sivrisinema‘da yayımlanmıştır, yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

persona

Sinema tarihinin usta yönetmenlerinden Ingmar Bergman tarafından 1966’da çekilen Persona, çoğu eleştirmenlerce sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri (kimilerince de en iyisi) olarak kabul ediliyor. Kaldı ki yönetmenin çoğu filmi zaten sinema sanatının başyapıtları içinde. Böyle olunca, bir sinemaseverin ömründe en azından bir Bergman filmi izlemesinin elzem olduğu kanaatine varabiliriz rahatlıkla. Persona’yla başlıyoruz. Yalnız baştan söyleyeyim, yazıda filmin ispiyonlarını (spoiler) ayıklayamadım, hal-i hazırda filmi izlememişseniz yazıyı okumayı  izledikten sonraya bırakmanız önerilir.

Evet, başlayalım. Filmin başlangıcı gerçekten garip. Garip, elbette anlayışımın kıtlığından doğan bir yargı, yoksa yönetmen gösterdiği şeylerde bir şeyler anlatıyordur muhakkak. Yani, oynatılan bir film şeridi, tarantula misali bir örümcek, kesilen bir koyun, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, ölü yüzleri, ölüler  vs. yönetmenin anlatmak istediği şeylerin simgeleri-metaforları falan da, diyorum ki Bergman bizi çok zeki zannediyordu herhalde. Kesilen koyunla kurbana, çivi çakılan elle İsa’nın insanlık için kurban olmasına gönderme yapıldığını söyledik diyelim, peki diğerleri ne acaba? En azından filmin başındaki erkek çocuğun Elizabeth’in oğlu olduğuna eminim.

***

bu yazı sivrisinema‘da yayımlanmıştır, yazının tamamını  buradan okuyabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: