Category Archives: karıştırdım

1 mart yazısı

“Yürekli ol! Gir bu yola seve seve!
İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse
Yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp gitmesini bekleyen köylüye benzer
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.”

üç yıl önce bugün yazmışım blogdaki son yazımı… insanlık için hiçbir şey elbette, benim içinse tembellikti biraz, çokça da umutsuzluk… yazmanın beni nasıl mutlu ettiğini, sağalttığını; olmadı rahatlattığını unutturmuşum kendime… o zaman ırmağın akıp geçmesini beklemeyeceğim artık!

Reklamlar

büyük lokma ye büyük söz söyleme ve adamına göre muamele de nereye kadar!

dün büyülüfener‘de ne zamandır methini duyup merak ettiğim spike jonze‘un filmi her‘ü izlemeye gittim. saat 11, ilk seans, aceleyle bilet alıp koştur koştur biletin üstünde yazan salon 3’e girdim. yerime geçtiğim andan itibaren şüphelenmeye başlamalıydım aslında ama son dakka filme yetişme heyecanından mı soluklarımı düzene sokma çabasından mıdır nedir salonun neredeyse yarısını dolduran ergen ve üzeri gençler/çiftler şüphemi uyandırmadı. reklamlar başladı, önce tv’de de rastlayabileceğimiz şeyler, sonra tatil turları ve otel reklamları. yok gene uyanamadım. bir ara iç çamaşırı reklamı geldi, mhp çankaya adayının tanıtımı da ardından. daha ne bekliyordum hâlâ anlayabilmiş değilim şu an, sanırım halihazırdaki iktidarın içine düştüğü güç sarhoşluğuyla “başıma böyle bi’şey gelmez” rahatlığındaydım. akp çankaya adayının tanıtımını ve yakında gösterilecek  sürgün inek adlı “bin yılın komedisi (!)”nin tema şarkısını içeren klibin tamaaaaamını da  izledim. sonunda da film başladı: recep ivedik 4!

hani pek şaşkoloz bir tip olduğumu söyleyemem, aklı havada bir tarafım var evet; ama yine de onca ipucundan yanlış filme girdiğimi çok geç kalmadan anlamam  gerekirdi. işte bu yüzden recep ivedik tam karşımda sahte angora kazak vücuduyla arz-ı endam ederken,  ben “acaba bu filmi izlemem için ilahî bir işaret mi bu?” diye düşünüyordum. daha bir gün önce, tam da bir gün önce, sinemaya gideceğimi söylediğim bir arkadaşım kıkırdayarak “ivedik’e mi? diye sorduğunda “birgün recep ivedik izlerken görürseniz beni, vurun!” demiştim zira. salona doğru koştururken çok iyi bakmadığım biletimin hakikaten de recep ivedik 4 filmine kesilmiş olduğunu görmem de gökbakar’ı ve filmini her fırsatta küçümsememin cezasını çektiğim şüphesini iyice pekiştirdi. iki seçeneğim vardı: kaderimin kestiği bilete razı olacaktım ve bir daha hiçbir şeyi küçümsemeyecektim ya da paramın yanmasını göze alarak bağlı olduğum prensiplerden ve sanata duyduğum kendi çapımda saygımdan ödün vermeyecektim. recep ivedik mahalle çocukları arkasında tren olmuş dans edip çuf çuf yaparken aldım montumu ve salondan çıktım. bazı şeyler  berbatsa, berbattır, nokta.

başlıktaki ikinci bölüme gelince, film başlamadan önce verilen reklamlar sebep oldu buna. recep ivedik öncesi verilen reklamlarla başka filmlerde verilenleri karşılaştırdım kafamda, nasıl da adamına göre muamele edildiğini düşündüm ister istemez. hani ” halk böyle istiyor” kolaycılığı vardır ya, kaliteli iş yapmanın işlerine gelmediği karşı tarafın argümanıdır. hayatının anlamı insanî değerlerden başka her şey olanların, güya halka yakın ayağına, yaptıkları niteliksiz işlerin kulpudur bu. yalnız işin doğrusu, tamamen yanlış takılmış bir kulp da sayılmaz  “halk böyle istiyor”. çünkü “istemiyorum” demiyoruz ki. oysa yaşamımızı ve insanlığımızı daha iyiye götürmeyecek hatta onlara ket vuracak şeylere sağlam bir “hayır” demek gerekiyor.  kötü filmlere hayır demek gerekiyor. kötü kitaplara, kötü yemeklere; bizi aptal yerine koyan, emeğimizden, enerjimizden, aklımızdan, paramızdan faydalanıp bizi posa haline getiren her şeye “hayır!” demek gerekiyor. hayır demek gerekiyor ki karşımıza çıkmaya cesaret edemesinler. apaçık ortada olan kötülüklere doğru olsa bile halk inanmaz diyemesinler. güzel işler yapmak zorunda kalsınlar ya da güzel işler yapanlara kalsın meydanlar.

merak edene not: salondan çıkıp gişedeki görevliye yanlış filme bilet kestiğini söyledim, bileti “her” filminin  13.30 seansıyla değiştirdi.

hasan ali toptaş’ı neden seviyorum?

notos öykü‘nün 42. sayısında (ekim-kasım 2013) hasan ali toptaş ile yapılmış bir söyleşi var. başlıktaki sorunun cevabı işte o söyleşinin şu bölümünde:

“… Heba‘daki Sınır bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: “Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine.” Bu cümleyi yazdım ama bir türlü üzerime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri de kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Birkaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanın 240. sayfasında şu şekilde yer aldı: “Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu.” “

şimdi sana ne demeli?

üsküdar’da doğancılar yokuşunun sonunda bir göbek var, bilenler bilir. dün öğlen saatlerinde göbekten yolun kenarına geçeceğim, birden az ilerimden 8-9 yaşlarında tombiş sevimli bir çocuk yola doğru koşmaya başladı,” allah!” dedim, “ne yapıyor bu, yok mu anası babası engel olmuyor?”, yoldan arabalar geçiyor çünkü, henüz onlara kırmızı ışık yanmamış. bir de baktım bizim velet bir gelin arabasının önüne geçmiş durdurmaya çalışıyor, ben tam ne yaptığını henüz kavramışken bir iki yaş daha küçük görünen başka bir velet de arabanın diğer tarafında peydahlanıverdi, biri gelinden biri damattan para istiyor. önce damadın küçüğüne bir şey verdiğini gördüm, öteki ısrarından vazgeçmeyince gelin de bizimkine bir şeyler uzattı sonra araba bastı gitti.

henüz çocuklara birkaç metre kalmış, baktım, çocukların ellerinde yeşil yeşil banknotlar, “allah allah” dedim, “ne elibollar varmış, çocuklara birkaç tane birer dolar vermişler”, 5 dolar ya da daha üstü olamayacağına göre birer dolardır herhalde diye düşünüyorum, tam yanlarından geçiyordum ki dolarların üzerinde 100 yazdığını gördüm ve o an anladım tabii az önce düşündüklerimin ne denli safdillik olduğunu. aslında çocuklar da o sırada şaşkın şaşkın ellerindeki paralara bakıyorlar, ikisinin de elinde dörder beşer tane banknot var çünkü ve belli ki bu denli bir ganimet beklemiyorlardı. onlara dönüp hayal kırıklığına uğrayacaklarını bilsem de “çocuklar bunlar sahte biliyorsunuz değil mi?” dedim, paraların üzerinde de batman filmindeki joker’in şu ünlü iskambil kağıdıyla olan resmi var, “bakın resme, bunlar sahte” dedim.

demese miydim bilemedim, bir sürü paramız oldu diye sevinebilirlerdi bir süre daha ama eninde sonunda anlayacak veya öğreneceklerdi. kandırılmışlıkları ne kadar az sürerse o kadar iyi olur diye düşündüm. sonra çocukların yüzlerindeki şaşkınlığı ve inanamazlığı daha da görmemek için kendi yoluma gittim.

ama birileri var işte göremeyecekleri ama tahayyül güçlerine güvenip görmüş kadar eğlenecekleri şaşkın yüzler için, kendilerince parlak bir fikirmiş gibi sahte dolarlar hazırlat/y/ıp en mutlu günlerine mutluluk katacaklarını düşünen eşşoğluları. sen ey cebi akrepli!  boş zarf verseydin  cimri denirdi sana en fazla. adettendir diye yolkesenlere birkaç lira veremedin ama düşünüp planlayıp sahte paraya masraf etmeyi bildin! şimdi sana ne demeli?

aforizmatik

next chapter

 

 

kadınlara pozitif ayrımcılığa son!

bilmiyorum, belki de yanlış anlıyorumdur, gözden kaçırdığım bir şey vardır belki ama şu pozitif ayrımcılık meselesi 8 mart dünya kadınlar günü de henüz bitmişken aklıma takıldı yine. pek tabii kadın’ın ne kıymetli, ne önemli, ne yeri doldurulamaz bir varlık olduğunu okuyup dinleyebileceğimiz yığınla şey yazıldı, söylendi dün. ne okudum bu tip yazıları ne de dinledim söylenenleri. hepsi bana şu bazı ünlü kadınların yüzlerini mora bulayıp kadına şiddeti kınamaya çalışan  polyanna safdilliğindeki reklam gibi geliyor çünkü; bir şey yazmış, bir şey yapmış olmak için ortaya çıkarılan şeyler. ne kadına methiye düzen nutukların ne de sözümona empati kurmaya/kurdurmaya çalışan reklamların etkisi var zihni bozuk, niyeti bozuk insan müsveddeleri üzerinde. hani eskiden derlerdi ya “sallandıracaksın üç beş tanesini taksim meydanı’nda!” diye, yok, sallandırılmasın elbette, ama bu şiddet suçlarına gereken cezalar biçilse, biçilen cezalar hakkıyla infaz edilse o zaman gerçek bir şeyler  yapılmış olacak işte.

bi dakka, pozitif ayrımcılık diye başladıydım, ona döneyim. bakıyoruz, “yalnızca ‘dezavantajlı’ gruplara mensup bireylere verilen ekstra haklardır.” diyor vikipedi pozitif ayrımcılık için. iki anahtar kelime görüyorum ben burda, “dezavantajlı” ve “haklar“.

bir; bu tanıma göre “dezavantajlı” olan grup kadınlar oluyor doğal olarak. e, gerek dünyada gerek ülkemizde bunun aksini söyleyebilecek kimse de yok maalesef, hepimiz hemfikiriz bu konuda. ama sorun burada kadın’ın “dezavantajlı olması” değil benim demek istediğim, “dezavantajlı bir konumda bırakılması”. yani kadın, elinde olmayan sebeplerle ve düzeltilemeyecek bir durumda eksik/azınlık vb değil ki ona ekstradan bazı haklar verilsin,  erkek nasılsa kadın da aynı özelliklerle donatılmış bir varlık. kadına pozitif ayrımcılık dediğimizde kadının sanki ikinci sınıf bir vatandaşmış gibi görülmesi baştan kabul ediliyormuş gibi geliyor bana. pozitif ayrımcılık kisvesi altında erkeklerin ne kadar medeni, düşünceli ve nazik olduklarına dair egolarını tatmin etmesidir bu olsa olsa.  yapacağımız şey pozitif ayrımcılık değil, herkesin eşit haklara sahip olmasını ve bu haklarını yaşamasını sağlamaktır, kadın için de erkek için de. mesela mecliste daha çok kadın vekilin bulunmasını istemek, bu yönde çabalamak “ah ne hoş olur” gibi temenni değil gerekliliktir, olması gerekendir. bu yüzden partilerin “vitrin olsun” diye listelerine bir iki kadın vekil adayı eklemeleri ancak erkek zihinlerini tatmin eder, bizleri değil.

iki, “hak” demek lütuf demek değildir! toplumsal zihniyetimizdeki endazenin şaşılığından, birine hak verilince sanki ona bir iyilikte bulunulmuş, ona lütfedilmiş gibi algılanıyor. aslına bakarsanız bu durumdan erkekler de nasibini alıyor, yani kadın/erkek/çocuk hepimiz, haklarımızı almak, haklarımızın verilmesi konusunda şöyle ağız tadıyla güvenli sularda yüzüyor değiliz. “dezavantajlı konuma düşürülmüş” kadınların payına yine daha fazlası düşüyor elbette. ve siz de sezmişsinizdir, kadınlara verilen haklar hep lütfedilmiş gibi görülüyor erkek milletinin, hatta maalesef bazı hemcinslerimizin de gözünde.

sonuç olarak, kadınlara pozitif ayrımcılığa şahsen karşıyım. hiçbirimize cinsiyetimizi seçme konusunda fikrimiz sorulmadı, kadın veya erkek, insan olarak dünyaya geldik, eşit hak ve özgürlüklerle. yani bir insan olarak hakkım neyse onu almalıyım/hakkım neyse o verilmeli, ne bu yönde olması için hiçbir dahlimin olmadığı cinsiyetim için ne de eksik/muhtaç/azınlık olarak “görüldüğüm” için.

not: şimdi tüm ciddiyetimi bozacak ama insan deyince yazıya eklemesem olmazdı. demek istediğimi anlayan nice zekaların var olduğunu bilmenin gönül rahatlığıyla ekliyorum bu fotoğrafı efenim…

kadın da insan

dünyada iyi insanların da olması*

yusuf eradam, ben dil ve tarih-coğrafya fakültesi’nde okurken batı dilleri bölümü’nde hocaydı (şimdi sanırım özel üniversitelerin birinde ders veriyor.). o bölümde okumayanların bile tanıdığı, sevdiği çok yönlü, çok özel bir insandır kendisi, dünyayı daha iyi bir yer haline getirenlerdendir. böyle insanlar olmasa zaten tutunacak dalımız mı kalırdı?  yusuf hoca’yı aklıma getiren dost’a geçmiş olsun dileklerimle…

Sobe

Dün
Bir kırlangıç uçardı içimde
Ötüşü kar kokar
Soluğu yağmur tutardı
Sevda büsbütün
Önüm arkam
Sağım solum gün.

Dışıma kaçtı bir gün.

Bugün
Önüm arkam
Sağım solum
Hep ebe… hep ebe.

Ebenin adı hüzün!

 

Yusuf Eradam

web sitesi burda

ekşi sözlük’te hakkında yazılanlar şurda

facebook sayfası orda

 

* ekşi sözlük’teki başlıklardan biri.

aklın yolu bir!

bugün ales’e girdim (iyi geçti iyi geçti). gerçi ösym’nin sınav merkezi diye beni sürgüne göndermesine epey içerledim ama şimdi yazacağım şey o değil.

sınavdan çıktıktan sonra kadıköy’e kadar bir saati aşkın sürecek yolculuktan bîhaber bir dolmuşa bindim hemen, malum sınavda yanımızda hiçbir materyal istenmediği için çanta falan da yok yanımda, elimde ösym’nin verdiği kırtasiye kutusu biri inse de yerine otursam diye bekliyorum (çok geçmeden de muradıma erdim şükür ki). neyse dolmuşa küçük bir kız daha binmişti yaşlı bir teyzeyle. aklıma geldi, elimde tuttuğum içinde iki kurşunkalem, bir silgi ve bir kalemtraş olan kutuya nasılsa ihtiyacım yok benim, küçük kız büyük ihtimalle öğrenci, ona vereyim de zayi olup gitmesin evin çekmecelerinde diyerek küçüğe verdim kutuyu, nazikçe teşekkür etti kereta.

e şimdi ösym’nin sınavlarına giren sınavzedelerin bu dağıtılan kalemlere silgilere ihtiyacı olmadığına göre bunlar neden sınavdan sonra okullarda toplanmaz da sonra ihtiyacı olan öğrencilere gönderilmez dedim ben de. hakkaten de az buz bi kalem silgi etmez yani, tamam belki pahada hafif bir şey ama maksat israf olmasın ve işe yarasın devletin yaptığı bu harcama. az önce bu yazıyı yazmadan önce  internete fotoğraf bulayım diye bakarken de birilerinin aklına da aynı şeyin geldiğini görüp sevindim. gerçi sadece kastamonu’da yapılacak bir uygulamaymış anladığım kadarıyla (yalnız sınavın tarihini yanlış yazmışlar, haber kopyala yapıştır olduğu için de haberin verildiği bütün sitelerde tarih yanlış :P) ama biraz daha duyurulsa tüm yurt genelinde ve ösym’nin yaptığı bütün sınavlarda böyle bir uygulama yapılsa ne güzel olur.

küçük bir şey ama çevremize yaymaya, duyurmaya, elimizden geliyorsa gerçekleşmesi için bir şeyler yapmaya değmez mi?

do what you love and do good

kızımın oyuncaklarından  birinin üzerinde yazıyordu bu: “do what you love and do good”. sanırım temel problemlerimizden biri bu, işimizi iyi yapmıyoruz çünkü sevdiğimiz işi yapmıyoruz. iş’i sadece meslek olarak söylemiyorum. çocukluğumu, nasıl yetiştirildiğimizi şöyle bir düşünüyorum da “olması gereken”ler, “yapılması zorunlu” olanlar, “böylesi daha uygun”lar gırla gider de “kim olduğunu, nasıl biri olduğunu öğren”ler, “yapmaktan mutlu olduğun şeyi yap”lar dillendirilmez hiç. şanslı bir azınlık “kararını sen ver, senin hayatın, gerçekten yapmak istediğin şey neyse onu yap/seç” cümlelerini duymuştur büyüklerinden belki. ama çoğumuz çoğu şeyi yapılması gerektiği için, uygun olan, kabul gören bu olduğu için yapmıyor muyuz? hâlâ.

mutsuz bir millet olmamızı da buna bağlıyorum ben. kimse gerçekte kim olduğunu, ne istediğini bilmediği; hayatın karşısına çıkardıklarından ehven-i şeri seçip öyle yaşadığı ve olması gerekeni de böyle zannettiği için başkalarının mutluluklarına, başarılarına, yollarına da tahammül edemiyor.

bizim okullardan böyle bir adamın çıkma ihtimali yüzde kaçtır?

değiştirilen eğitim sistemiyle başlayan hararetli tartışmalar sürüyor. okullar bir açılsın, yapılan değişikliklerin saçmalıkları bir bir ortaya çıksın bu hararet daha da artacak. benim yandığım, birilerinin egolarını tatmin adına , “ben dedim olacak”  diye iki nesil bu sene heba olacak. yahu allah aşkına, bizim uğraştığımız şeylere bir bakın, bi de elalemin yaptıklarına. bizim okullardan böyle bir adamın çıkma ihtimali yüzde kaçtır sizce?

 

ted’deki vidyo

 

var mı daha fazlasını yapan?

 

ben giderek memleketimden umudumu kesiyorum gerçekten. yahu bir millet her gününü mü dangalak gibi yaşar ya! bundan kendimi ayrı tuttuğum düşünülmesin, kendimi bir şey zannediyor da millete laf atıyor değilim. sadece diyorum ki ya çok safız millet olarak ya da dangalağın önde gideniyiz vesselam. ikinci şıksa doğru olan her şey de müstehaktır bize o zaman.

bir ara yine moralim bozulmuştu da bir yazı yazmıştım. o zamanlar demek ki içimde insanlığa dair birazcık umut taşıyormuşum da iyiliğin gücü adına güzel şeyler paylaşalım enerjimiz güzel olsun diye saf saf beğendiğim bir iki vidyoyu paylaşmışım. yok arkadaş, bu olanlar bir iki yutup vidyosuyla dayanılacak gibi değil. adamların bize leş yedirmediği mi kaldı, bir hilâl uğruna batan binlerce  mehmetçik’i “birkaç”a indirgeyip onlar için rahatlarını bozamayacaklarını yüzü kızarmadan bir de üste çıkmaya çalışarak söylemeyen embesiller mi kaldı, maaşlarına yapılacak zam tasarısını gecenin bir vakti meclisten hemen geçirip iş mehmet’e gelince yeterli sayıyı toplayamayanlar mı kaldı? vatandaşın can güvenliğini sağlaması ve en güvenilir kurum olması gereken polisin cinayet işlemediği kalmıştı bir, o da oldu (gerçi daha önce olmuştur da bu kadar alenisini ilk defa duydum ben). yani demek ki  bu memlekette vatandaşın ne sağlığı ne canı güvende.

biz ne yapıyoruz peki vatandaş olarak? anca bunu işte, klavye başında güya tavan yapmış duyarlılığımızı gösteriyoruz. gerçekten soruyorum, var mı daha fazlasını yapan?

 

 

 

 

vazgeçtim…

ben artık vazgeçtim… hani popülarite, eski tadı kaybetme, reklam falan derken yine de içimde ufak bir  umut közü taşıyordum zamanı gelince harlayıp yakmak üzere; ama artık o da söndü…

 

ayletme beni

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım”

demiş ya hani şair. şair olmasam da, sanki bunu anlıyor gibiyim. öyle güzel türküler var ki… üstelik nicesinin  kimin yanık yüreğinden çıkıp dillendirildikleri bilinmiyor bile. insan merak ediyor gerçekten, böyle  türküler yapanlar nasıl  insanlarmış, nasıl bir yürekmiş taşıdıkları, nasıl bir incelikmiş bu böyle, nasıl bir bilgelik… yurdumda ne güzel insanlar yaşamış…

türkiye’de kadın hakları

son birkaç gündür; ama aslında düşününce yıllardır, “kadın” hakkında, kendisinden başka herkesin -konuştuğuna demiyorum- atıp tuttuğuna şahit oluyoruz. hani bir gün de geçmiyor ki kadın’ın  fiziksel/zihinsel/psikolojik/sosyolojik özelliklerini yerin dibine geçirmeyen bir şey ıkınılmasın (sinirleri sağlam olanlar buraya ya da şuraya bakabilir). ama suç kimde? ah, kimde?

aşağıdaki yazı, ekşi‘de ipeksi dokunuş adlı yazarın girisi, kendisinden izin alarak paylaşmak istiyorum (ben yazayım bir şeyler diyorum ama şu an bildiğim en ağır küfürlerden başka bir şey gelmiyor aklıma):

türkiye’de kadın hakları

nasıl tanımlanır bilemiyorum, şöyle denilebilir mi?
“erkeklerin canı isterse verdiği haklardır”
ya da daha doğrusunu kuralım;
“ezik, egosantrik, kadınlardan korkan, cinsiyetçi erkeklerin verir gibi yaptığı haklar”
belki şöyle de diyebiliriz,
“nasıl olsa haklarımızı erkekler verdi/veriyor diye ses çıkartmayan azınlıkta kalan güya aydın kadınların, diğer kadınları umursamamasından da kaynaklanan, aslında hiç bir kadında olmayan haklar”

ne yazık ki, bu yazıyı da bir erkek yazıyor.
oysa şu ana gelinceye kadar, değil bu başlıkta bir şeylerin yazılmış olmamasını, sağ framenin inim inim inlemesi gerekiyordu kadınların isyanı yüzünden ki, haklarınızı elinden almak isteyen erkeklerin bir kaşları havaya kalksın, “lan feci tepki aldık, bunun sokaklara dökülmüş halini düşünmek istemiyorum” diye…
ama nerdeeee…
kadınlar, haklarını savunmayı bile erkeklere devretmiş.

haklar twitter’da ayşe arman’ın yazısını paylaşarak, korunmaz…
ya da facebook sayfanızda, duvarınıza yazdığınız iki isyan cümlesiyle.

türkiye öyle bir noktaya geldi ki, kusura bakmayın ama artık hakkınızı kendiniz savunacaksınız.
çünkü erkekler muhafazakarlaştı ve zaten biz erkekler hiç bir zaman sizin haklarınızı tam savunmadık, savunurmuş gibi yaptık o kadar.

herkes kendi çıkarını düşünürken, biz erkeklerden haklarınızı savunmanızı bekliyorsanız, yine kusura bakmayın ama ezilmeye mahkumsunuz demektir. rahat evlerinizden çıkmaya korkup, bilgisayar başında hak savunulucuğu yaptığınız sürece haklarınız daha da eriyecek. sokaklara dökülüp, dayak, hapis ve ölümü, göze almayanların sonudur ezilmek. her koyun kendi bacağından asılır mantığı ile kendinizden ve çevrenizdeki bir kaç kişiden sorumlu değilsiniz sevgili kadınlar, türkiye’de yaşayan her kadının haklarından sorumlusunuz.

etiler’de yaşayan sosyetik güzelin de, van’da yaşayan kimliği bile olmayan kadının da hakları bu ülkede aynıdır ve bunun için savaşmadığınız sürece, bir erkek çıkar, “kürtaj hakkınızı elinizden alıyoruz” der…
ve bakarsınız sadece.
hiç bir işe yaramaz attığınız twitler sokaklara dökülmedikçe…

bu ülkede eğer haklarınız varsa, bunu size bir erkek hediye etti, koruyacağınızı düşünerek, ama 50-60 yıl sonra siz kadınlar hiç isyan bile etmediniz. o yüzden çocuk gelinler var, o yüzden gazetelerde günde iki tane tecavüz haberi okuyoruz, o yüzden bu ülkede tecavüzcülere bir şey olmuyor. twit ve facebook duvarında isyan etmekten başkaca ne yaptınız bu ülkede?
sonra, erkekler öküz…
öküz müyüz gerçekten yoksa bizleri yetiştiren sizler yüzünden mi böyle olduk?
kadınlar, iyi sorgulayın kendinizi, çok iyi…

ancak kendi başınıza bir şey geldiğinde isyan eden siz kadınlar yüzünden, sizin bedenleriniz hakkında karar mekanizması erkekler oldu.
suçlu biz değiliz, sizlersiniz.
sizler “yeter” demedikçe, bu ülkede kapanacaksınız da, tecavüze de uğrayacaksınız, çocuk yaşta gelin de olacaksınız, töre cinayetlerinin de kurbanı siz olacaksınız.
kadına şiddet %1500 artan bu ülkede eğer buna dair tek bir kadın hareketlenmesi yoksa, bu sebep yüzünden tek bir kadın hapiste değilse bu biz erkeklerin suçu değildir. aynaya bakın…

araştırın. yurt dışında kaç kadın hakları için canlarını feda etmiş. haklar için canlar feda edildiği için, tek bir kadının kılına zarar geldiğinde avrupalı kadın isyan ediyor. peki ya siz, atatürk’ün sizlere verdiği tek bir can bile kaybetmeden elde ettiğiniz çoğu haklarınızı ne kadar savundunuz? ne kadar değerini bildiniz.
alın işte şimdi sizin bedenleriniz haklarında karar veren bir erkek başbakanınız var.

sakın, ne bana, ne kimseye (bkz: bok atma)yın, “türkiye şartları” diye ya da “türkiye’de cahilleştirme politikası var biz ne yapalım” diye ya da her hangi bir başka argümanla gelmeyin sakın ve kullanmayın. eğer ki, bu ve buna benzer cümleleri kurma yetisi varsa, isyan etme yetiniz de var demektir, düşünebiliyorsunuz demektir. o zaman bunun işin savaşabilirsiniz demektir. “türkiye’de ki cahilleştirme politikasının önüne geçeceğim” demeniz gerekir, “türkiye şartları bu ama ben aydın bir kadın olarak eylem hakkımı kullanacağım” demektir.
ama çok kolay değil mi, türkiye şartlarına bok atıp işten yırtmak, nasılsa tüm erkekler öküz.
ne kolay unutuyorsunuz, bizleri yetiştiren sizlersiniz.
ne kolay unutuyorsunuz, başbakanın da bir eşi var ve bu bir kadın ve o kadın kocasına “sen ne diyorsun, bizlerin bedeni hakkında karar veremezsin sen” demiyor, diyemiyor, dedirtilmiyor.

sadece erkekler mi kendiniz bilmez. erkekler mi sizleri eziyor.
gülerim buna…
siz ne yaptıysanız kendi kendinize yapıyorsunuz. bir erkek “kürtaj” hakkında toplumların önünde, konuşup, bu hakkınızı elinizden gözünüzün içine baka baka alıyor ve onun eşi ses çıkartmıyorsa, burada suç sadece erkeklerin değildir.

ve artık erkekler yok.
haklarınızı kendinizin arayacağı bir döneme girdiniz.
rahatınızı bozmak zorunda olduğunuz, evinizden çıkma dönemlerindesiniz. gerekirse kendi hayatınızı mahvedip gelecek hayatları kurtarmak zorunda olduğunuz bir dönem…
eğer ki bunu yapmazsanız, yarın türbanınızla evde oturmuş, kucağınızda 3 bebek, erkeklerin yaptığı zulümlere isyan twitleri atan yaratıklara dönüşeceksiniz (birey bile demiyorum) ve bunun suçlusu inanın biz erkekler değil, isyan bile etmeyen sizler olacaksınız.

“o kadar da facebook duvarına yazdım”
“twitter da isyan ettim ama dinlemediler” diye oturup düşünürsünüz biz nerede hata yaptık keşke iki twit daha fazla atsaydım diye…

haklar verilmez; hak alınır…
elde olan haklar da, geri verilmez…

kaynak: türkiye’de kadın hakları

sen sana ne sanursan ayruga da onu san

film ayrı bir güzeldi zaten de, bu şarkı bambaşka. hani diyorum ki hiçbir şey bilmesek / yapmasak da sırf bu sözü şiar edinsek bize yeter de artardı bile:

sen sana ne sanursan

ayruga da onu san

dört kitabın manası

budur eğer var ise

 

 

%d blogcu bunu beğendi: