Category Archives: karıştırdım

çift kare

az önce izlemeyi bitirdiğim bir filmden bu fotoğraflar. içim hâlâ dolu dolu ali’nin gözleri gibi. o gözler ne de güzel baktı kardeşine, nasıl da azimliydi her şeyi düzeltmek için, ne kadar da kocaman bir yüreği vardı, hiç vazgeçmedi, pes etmedi. iki kardeş dünyanın en güzellerindendi.

fazla söze ne hacet

sezen‘in (evet efenim, aramızda biz ona sadece adıyla hitap ediyoruz, o kadar yakınız yani ama onun haberi yok.) deli kızın türküsü‘nde aşkları da vururlar diye bir şarkı vardır ki nasıl güzeldir anlatamam (aslında birgün anlatmak istiyorum bu konuyu ciddi ciddi.). neyse, o şarkının mükemmel sözlerinin bir yerinde şöyle bir cümle geçer:

“bu kızgın bu kalp kıran eller / bir zaman bebektiler”

severek takip ettiğim bir blogda az önce okuduğum yazının görseli bu aşağıdaki ve bana direkt bu sözleri hatırlattı. alakalı oldu mu? emin değilim… gecenin bu saati bu kadar oldu. ama görseli hazırlayan her kimse, fazla lafa hacet bırakmamış, helal olsun.

kaynak:

 türkiye’de ırkçılık yoktur!

birsen başar’ıyor

güzel şeyler paylaşalım demiştim ya, hani bu niyetim evrende makes bulmuş  gibi daha önce adını duymadığım, yaptıklarından haberdar olmadığım; ama öğrendikten sonra “bir film izledim hayatım değişti” misali bende derin etkiler bırakan birini izledim dün televizyonda. kendisi 21 yaşındayken otizm teşhisi konmuş, böylece o ana kadar yaşadığı zorlukların müsebbibiyle tanışmış, tanışıklığı ilerletip ahbap olmuş, sonra da “aynı zorlukları yaşayıp üstesinden gelmekte zorlanan vardır benim gibileri” deyip kendini otizmin ne menem bir şey olduğunu, onunla yaşamanın yollarını anlatmaya, insanları bu konuda bilinçlendirmeye adamış 26 yaşında pırıl pırıl bir genç kız, birsen başar.

birsen hollanda’da doğup büyümüş. kendisine otistik teşhisi konana kadar da otizm hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. teşhis konulduktan sonra okumuş, araştırmış, kendi gibi olanlarla konuşmuş. otizmin sadece zihinsel engelli çocuklarda görüldüğünün sanıldığını, oysa normal ya da yüksek zekalı insanlarda da olabileceğinin çok az bilindiğini farkına varmış ve hem yaşadıklarını paylaşmak hem de farkındalık yaratmak için “ben de artık fark edilmek istiyorum”  adıyla bir kitap yazmış. kitabı önce hollanda’da yayımlanmış ve orada onlarca seminer vermiş. birsen, türkiye’de de, hakkında çok az şey bilindiğini düşündüğü otizmle ilgili çalışmalarını yürütmek istiyor ama işleri hollanda’daki kadar kolay yürümüyormuş burada (nedense hiç şaşırmadım).

neyse, niye yazdım ben şimdi bunu? çünkü birsen, yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, azmi, hevesi, sadece kendini değil başkalarını da düşünmesiyle başlı başına güzel bir paylaşma konusu. çünkü birsen, “hayatta iyi şeyler de oluyor çok şükür” dedirten en güzel örneklerden bir tanesi.

kendisinin kaleminden sergüzeştini okumak için internet sitesi:

birsenbaşar.com

tivitırda takip etmek için:

@otizmli_birsen

kitabı hakkında bilgi için:

ben de artık fark edilmek istiyorum

burada da tv programının vidyosu var:

birsen başar

kötülükten çok iyilik var, kötülükten çok iyilik var…

sabahları işliyi işine okulluyu okuluna gönderdikten sonra bilgisayarımı açıp şöyle bir genel gezinti yapıyorum sanal alemimde. bir gün de yok ki kötü bir haber yazılmamış, moral bozucu bir olay yaşanmamış olsun. ülkeler arası siyasetten, savaşlardan falan bahsetmiyorum yani, onların olmayacağına dair umudum yok zaten de, ben türkiye’deki normal, sade vatandaşın yaptıklarından ya da maruz kaldıklarından bahsediyorum asıl. toplum içinde yaşanan şiddet, tecavüzler, cinayetler, haklarını arayanlara yapılan haksızlıklar, kendini bir şey zannedip kendi gibi olmayana tahammülsüzlük… aptal futbol fanatizminin sonucunda bugün öğrendiğim son olay da artık hafzalamın çeperlerini kanırttı neredeyse. ya hu, ne oluyor bize allah aşkına?!? ne bu şiddet bu celâl hakkaten de? nasıl insanlarız biz, neden dönüşüyoruz insan müsveddelerine? kafasında bir tutam akıl, kalbinde bir avuç merhamet olanın yapmayacağı, yapamayacağı şeyleri yapıyoruz. yapanları övüyoruz, destekliyoruz. olanları kınarken bile faillerin düştüğü hatalara düşüyoruz. neyin kafasını yaşıyoruz gerçekten, aklımızsıra ne düşünüyoruz da üstüne üstlük kendimizi haklı görüp suyun üstüne çıkmaya çalışıyoruz? bunları ve bunların yanıtlarını düşünürken başım ağrıyor, içim daralıyor gerçekten.

aslında yazmak istediğim şey de bu kadar uzun değildi ama toparlayamadım. diyorum ki, hani sorunları çözmez ama, sorunları yokmuş gibi farz etmek de olmasın ama, sosyal paylaşım şeylerinde bir sürü olumsuz, aptalca şey paylaşılıyor. biz de o zaman “güzel şeyler de oluyor” dedirtecek, bizi iyi hissettirecek şeyler paylaşalım daha çok. hani haksızlıklar görmezden gelinsin, onlar hakkında gündem oluşturulmasın demiyorum kesinlikle. ama güzel şeyleri daha çok paylaşalım. yayılsın bunlar. bakın mesela, aşağıdaki vidyoyu ilk defa izledim bugün. yapılan iş o kadar güzel ki, sabahki okuduklarımdan sonra daha rahat nefes almamı sağladı resmen. (cahit berkay, sen ne güzel bir insansın ya. bu kadar mı güzel parçalar olur, bu kadar mı sıcak, içten, mutluluk verici olur, hepsi mi mükemmel olur ya? üçü de birbirinden güzel, ama selvi boylum benim için ayrı. )

hani güzel bir film seyrederiz, sonrasında hissettiğimiz o dinginlik, huzur ne hoştur. diyorum ki, işte belki böyle şeyleri daha çok izler, dinler, okursak kendimize de başkalarına da daha iyi davranırız.

bu arada yutupta bu vidyonun altındaki yorumlardan biri şöyle: “Metin Türkcan’ı da gordum ya burda ötesi yok. Ona dil uzatanın dilini kendi ellerimle koparırım.”

ya hu nasıl bir şey bu be adam! nasıl hastalıklı bir sevgi gösterisi bu! metin türkcan da çok memnun olur eminim kendine dil uzatanların dillerini koparmana.

işte anlatabiliyor muyum, sevgimiz bile insanlıktan nasibini almamış. ya hu yine başa döndük, yine içim daraldı… en iyisi vidyoyu bi daha izleyelim. kendi kendimize hep tekrar edelim “kötülükten çok iyilik var, kötülükten çok iyilik var…”

tek kare

okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, duyduğumuz olaylar, hikayeler vesaireler içinde en çok aklımızda kalanlar yüreğimize bir şekilde dokunanlar oluyor. o roman/film/olay/hikaye/vesairenin kendi dalında “en iyi” olması da gerekmiyor üstelik, gönlümüzde ince bir teli oynatması kâfi geliyor.

o teli tıngırdatan da büyük resim değil belki de içindeki ufak bir fırça darbesi, diğerlerinden bir derece fazla/eksik bir  tonlama olabiliyor.

geçen gün bir film izledim. etkileyici bir çok tonlaması vardı gerçi, ama en çok aşağıdaki kare aldı avucuna yüreğimi, yanağına değdirdi.

yirmi dokuz şubat

seneler önce bir 29 şubat gününde, bir arkadaşımla beraber gelecekte yapmayı planladığımız şeyleri sıraladığımız bir liste hazırlamıştık. ne de olsa dört yılda bir yaşanacak özel bir gündü şubatın 29’u ve  liste de bizim için özeldi, bu anlamlı (!) günde listemiz daha bir anlamlı olmuştu kendimizce. kişisel gelişim kitaplarının çok okunduğu, özlü sözlerin defterlere yazıldığı yaşlardaydık, hedeflerimizi kayıt altına alırsak onları gerçekleştirmek adına bir motivasyon kaynağımız daha olacak diye düşünüyorduk. geleceğimizdeki ilk on yılda yapacaklarımızı yazdık tek tek. içerik hem kariyer hem aileye yönelikti ve gerçekleşmesi makul hedeflerdi.

o liste ne yazık ki elimde değil, ama maddeleri hatırladığım kadarıyla belli başlılarına ulaştım, hayatımı güzelleştiren pek çok şey yaşadım, yaşamaktayım diyebilirim, bunun için şükrediyorum. ama şimdi düşündüğümde, gerçekleşen maddelerde benim dahlim ne kadar kestiremiyorum. yani elbette ben bazı adımlar atmışım ve bir şeyler olmuş. ama demek istediğim, ne kadarını farkına vararak, idrak ederek, sonuçlarını düşünerek yapmışım? bilemiyorum. sanki  çoğu şeyi “normlara uygun” olduğu için yapmışım gibi geliyor.

aforizmatik

“Ben’in sürdürebileceği savaşların en zorlu olanı, ben’i an be an başkası olmaya zorlayan bu dünyada, kendinden başka ben olmamak için savaşmaktır ve bu savaş hiç bitmez.”

e.e.cummings

“bazı çocuklar da böyledir”

geçenlerde kızımla kahvaltı masasında oturuyoruz. her zamanki gibi bir lokma alıp beş lakırdı sarf ediyor. normal şartlarda onu dinlemeye doyamam, evet; ama babasının işe onun da okula yetişmesi gerektiği gerçeği beni daha da sabırsız yapıyor ve şimdi tam olarak hangi konuda olduğunu hatırlayamadığım bir konuda (artık yemek yemedeki yavaşlığı mıydı, gevezelik edip zamanı harcaması mıydı yoksa yemek seçmesi miydi, neydi?) kızıma çıkışıyorum. zaten kızımın çıkışmalarıma maruz kaldığı iki şey var: yavaşlığı ve yemek konusu. o da bana unutamayacağım bir şey söylüyor:

– bazı çocuklar da böyledir anne!

beş buçuk yaşındaki bir cimcimeden  insanları olduğu gibi kabul etmek gerektiğinin dersini alıyorum.

hu huu komşu?

neredeyse üç aydır, bloguma hasbel kader yolu düşen üç beş okurun bayramını kutlayıp duruyorum bir önceki yazıyla. gerçi her günü bayram olan okurlar da vardır, onlara bir şey diyemem de, artık ufaktan ufaktan blogumla ilgilensem hiç fena olmayacak, hatta bana çok iyi gelecek gibi geliyor.

ufaktan ufaktan dedim; çünkü son üç aylık aranın ve gelecekteki muhtemel ufaktan’ların sebebi bir buçuk aylık kızım. çoğumuzun malumu, bir bebeğin yegane işi ilgilenilmek; acıktığında, sıkıştığında, uykusu geldiğinde, omuz/kucak istediğinde emrine amade, hazır ve de nazır  olmak gerekiyor. gerçi ikinci çocuk daha kolaymış gerçekten. birincideki acemilik, her şeyi büyütme, her şeyden endişelenme, yoksa da illâ bir sorun bulma psikolojisi yok çok şükür. neyle karşılaşacağını bilince insan, bir de neyin ne demek olduğunu, süreç çok daha rahat ve mutlu geçiyor. ara sıra uyumayıp bizi nöbete diktiği zamanlar oluyor keretanın ama  kayışları koparmıyoruz bu sefer. bir de kızımın poposu adeta bir roket atar çıktı, her alt değiştiriş gerilim filmi izleme tedirginliğinde geçiyor ama olsun, yerim ben o popoyu :)

neyse, iş böyle olunca sanal alemlere ne kadar akabileceğim kestiremiyorum. dahası, aksam da ne yazacağım, onu düşünüyorum. doğum öncesi iki aylık izinle beraber neredeyse dört aydır evdeyim ve sonunda gülbence izler hale geldim. herhalde blogumun bundan sonraki ahvali ev hanımı güncesi gibi bir şeye dönecek. blogum entel olsun istiyordum ama dantel olacak.

yukarıdaki fotoğrafı da kendime çok yakın hissettiğim için koydum, anlayan anlamıştır.

eh, kısmetse görüşmek üzere…

bayram

bir dosttan  bayram tebriği bu şiir, şekerden tatlı bir şey, ömrümüz boyunca iyi bayramlar hepimize…

“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan…
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık…
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
“Ona güvenmiştim, yanılmamışım” sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz
bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!”

can dündar

bugün dostoyevski’nin doğum günü

dünya edebiyatında tüm yazarları okumuş değilim, bu konuda ahkam kesecek, kesin yargıya varacak insanlardan ise hiç değilim; ama tamamen kişisel, duygusal, sezgisel olarak vardığım bir kanı var ki o da tüm yazarların bir yana dostoyevski‘nin  bir yana olduğudur. işte dünya edebiyatının (bence)  en iyi yazarının bugün doğumgünü. birkaç hafta önce bir kitapçının kelepir bölümünden gayet ucuz bir fiyata aldığım, aslında bu kadar değerli bir kitapken kelepire konmasına şaşırdığım, kitapkurtlarının gözünden kaçmış olmasına hayret ettiğim ve dostoyevski‘yi daha iyi tanıma adına müthiş bir kaynak olduğunu düşündüğüm anna dostoyevski‘nin kocası dostoyevski‘yi anlattığı “fyodor dostoyevski” (remzi kitabevi, 2004) adlı kitaptaki bir bölümle, hayatımın bir bölümünde mutlaka yaşadığı, yazdığı yerleri gidip görmek istediğim bu değerli yazarın doğum gününü kendi çapımda kutlamak istiyorum. iyi ki doğmuşsun ve onca sorunlarına rağmen iyi ki yazmışsın dostoyevski.

“… Galeriye oldukça çabuk ulaştık, kapıların kapanmasına bir saat olmasına rağmen içeriye girdik. Kocam hiç durmadan bütün salonları geçti, Sistine şapeli Madonna’sı önünde durdu, tabloyu bütün insanlığın şaheseri kabul ediyordu. Daha sonra anladım ki emsalsiz güzellikteki tablonun önünde, heyecan ve büyük bir duygusallık içinde saatlerce kalabilirdi.”  (s. 113-114)

sistine madonna'sı

” … Saat tam ikide Gemaldegalerie‘ye geliyordum, kocamla orada buluşuyorduk, onun sevdiği eserleri seyrediyorduk., daha sonra sıra benim sevdiğim eserlere geliyordu. Raffaello’yu bütün ressamların üstünde görürdü, eserleri arasında en ön sıraya koyduğu eseri ise Madonna’ydı.”

madonna

Continue reading →

barış ne zaman?

 

kaynak: afili filintalar

sonbahar

sivrisinema yöneticilerinden fatih‘in çektiği bir fotoğraf. çok beğendim…

 

teknolojinin yeni harikası: kitap

bu vidyoyu eşim e-postama göndermiş geçen gün, doğal olarak “nasıl olsa bakarım” diye erteledim izlemeyi :) bir kere daha yaptığıma/düşündüğüme/ertelediğime pişman oldum, nasıl yapıyorsa artık, fikirlerinde/önerilerinde hep haklı çıkıyor adam! neyse, bu yaştan sonra değişecek değilim, o da haklı çıkmaya devam edecek demek ki…

üç dakikanızı ayırıp bir izleyin, yüzünüzde tebessüm oluşacağı garanti :)

eee?

hay bin kunduz!!!  bir önceki yazının sebep olduğu mahcubiyet kızarıklığının son aşamasındayım. “haydi bre!” demiştim güya, on gündür tık yok… 11 olmasın bari , arayı daha fazla soğutmayayım diye   sıcak bir çizgi bantla yayınıma devam edeyim. bu arada peanuts’taki schroeder var ya, piyanist? gençlik yıllarımın prensiydi kereta :)

%d blogcu bunu beğendi: