Category Archives: okudum

bu da başlıksız olsun…

son zamanlarda yüreğimi boğup sadece görünene takılmış ve bunu dert edinen ruhumun sızısına dokundu bu şiir, şiirden haberdar olmama vesile olan dost’a selamlarla…

 

Aşk

Yelken rüzgâr istiyor
Bırak dolsun

Yum gözlerini aç gönlünü
Ne olursa olsun
Mademki seviyorsun
Özcan Yalım

elif şafak külliyatı: pinhan

 

yıl 2002, nisan ayı. ankara’da imge kitabevi’nde elif şafak’ın imza günü var. hiçbir kitabını okumamışım; ama okuduğum bütün edebiyat dergilerinde ondan bahsediliyor, onunla yapılmış röportajlar çıkıyor, ben de merak ediyorum. bir yazarı okumaya başlamanın en güzel yolu imzalı bir kitabını okumaktır deyü o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı alıp kitabevinin yolunu tutuyorum. o zamanlar şimdiki kadar tanınmış değil; ama hatrı sayılır bir kuyruk var yine de. bekleyip göreceğiz bakalım diyerek sıranın bana gelmesini bekliyorum. bekliyorum ve görüyorum. o günden sonra okuduğum kitapları artık kolay kolay beğenemiyorum.

imza sırasında “aslında hiçbir kitabınızı okumadım, imzalı bir kitapla başlamak iyi olur diye düşündüm” gibi bir şey söylediğimi hatırlıyorum. o da gülümseyerek “umarım beğenirsiniz” ya da buna benzer bir şey söylemişti. beğenmek mi! imza sonrası bir kafeye gidip bit palas’ın ilk sayfalarına daldığımda beynimde haleluyalar duymaya başlamıştım.

iş bu yüzden, elif şafak benim için hep özel bir yazar oldu, öyle de kalacak, bundan sonra ne yazarsa/yaparsa yazsın/yapsın. bu kadar laf da kitaplarını değerlendireceğim bir yazı dizisi için. uzun oldu biliyorum, üstelik kitabı değerlendirmeye başlamadım bile :)

e o zaman başlayalım. ama önce şunu belirtmemde yarar var:

Continue reading →

anı kutusu

gerçekten eskiden her şey daha mı güzeldi, yoksa çocukluğun barındırdığı bir çeşit saflık her şeyi daha güzel mi gösteriyordu?

bazen küçükken okuduğum kitaplarla, izlediğim filmler-çizgi filmlerle ilgili yazılara rast geliyorum nette, içimde tuhaf bir mutluluk, hüzünle karışık bir sevinç duyuyorum o zaman. ne güzel günlerdinin kalbimden geçtiğini hissediyorum, çocukluğum küçük bir çocuk gibi aklımda somutlaşıyor; kendime daha şefkatli, daha sevecen bakmaya başlıyorum.

ilk okuduğum ve de sahip olduğum kitap mesela (cin aliler ve ders kitapları dışında diyorum tabii) ayşegül ata biniyor’dur. ilkokulda okumayı öğrenince okula gelen bir kitapçıdan almıştım, hâlâ düşünürüm acaba atları çok sevdiğim için mi o kitabı seçmiştim, o kitabı okuduktan sonra mı atları çok sevdim? kitabın sonunda ayşegül at yarışını kazanınca kendim yarış kazanmış gibi sevindiğimi çok net hatırlıyorum.  defalarca okuduğum, atların üzerine kopya kağıdı koyup üstünden at resimleri çizdiğim, resimlerine hayran hayran baktığım bir kitap oldu ayşegül ata biniyor. en güzeli de, okuduğum ve sahip olduğum ilk kitabım hâlâ bende :)

ilkokul bitmeden bir kitabım daha oldu, beyaz yele. yine okula gelen bir kitapçıdan ve yine atlar var içinde. defalarca okuduğum, folko’nun heyecanlarıyla heyecanlanıp sevinçleriyle sevindiğim, beyaz yele ile kurduğu dostluğu ben kurmuşum gibi hissettiğim ve kitabın sonunda boğazımda bir düğümle kaldığım ilk kitabımdı.

ilkokul dördüncü sınıfı bitirdiğimde o yaz babamla ilk ve de son kez bir kitapçıya gidip bir kitap aldık bana, kimsesiz çocuk. kitapçı mı tavsiye etmişti adı mı ilgimi çekmişti hatırlamıyorum ama beni en çok hüzünlendiren, acıtan, boğazımı düğüm düğüm yapan (ve hatta ağlatmış da olabilir) kitap kimsesiz çocuk oldu. özellikle vitalis usta’ya çok üzülmüştüm. bu kitabı da defalarca okuduğumu yazmama gerek yoktur sanırım.

üniversiteye başlayana kadar bu üç kitaptan başka kitabım olmadı; ama hiç kitapsız kalmadım. diyebilirim ki son beş yılı saymazsam hayatımın en çok kitap okuduğum dönemi ilkoğretim ve ortaöğretim yıllarıdır. okul kütüphaneleri ve arkadaşlar sağolsun :)

nerden geldim buraya, ha çocukluktan. şimdilik bu yazı kitaplarla sınırlı kalsın, sonrasında çocukluğumun çizgi filmlerini yazarım kendimi iyi hissetmek istediğimde :)

yenişehir’de bir öğle vakti

yenişehiryenişehir’de bir öğle vakti, ankara kızılay’da iki-üç saatlik bir öğle vaktini anlatan sevgi soysal romanı. bir roman iki-üç saatlik bir zaman dilimini iki yüz küsür sayfada nasıl anlatabilir ki sorusunun zihni kurcalayabileceği ihtimaline karşı peşinen yazmam gerekir ki romanda şimdiki zaman iki-üç saat, geri kalan olay örgüsü kahramanların geçmiş hayatlarına yayılmış bir vaziyette verilmekte. buna ecnebice “flashback” mi denir kestiremedim şimdi; ama kahramanları aynı yer ve aynı zamanda bir araya getiren yazar, asıl mevzu bahis olayları geçmişe giderek anlatıyor ki hoş bir kurgu kuruyor zannımca.

kitabın kahramanları farklı sınıflardan insanlar; hepsinin derdi, sözü farklı. kimisi bir tüccar, kimisi titiz ötesi bir teyze, kimisi bir öğrenci fakültede… hepsiyle kızılay’da yıkılmak üzere olan bir kavak yüzünden tıkanan yolda tanışıyoruz . teker teker geliyorlar önce. biri dökünce eteklerindeki taşları, bir diğerine geçiyor yazar, kamerasının açısını değiştirmeden, aynı planda başlıyor diğerinin öyküsü. kiminin öyküsü bencillik dolu, kiminin menfaat. kimi ailevi sorunlarından sınıfsal sorunlarla baş etmeye çalışıyor, kimi saf bir aşkı yaşamaya. kimi ta doğuştan feleğin sillesini yemiş, kimi çevresindekilere hayatı dar etmekle meşgul. ama hepsi de bir kavağın yıkılmasını bekliyor, kendi düzenlerinde devam edebilmek için. sonunda kavak yıkılıyor yıkılmasına ama asıl yıkılması gereken ayrılık-haksızlık-bencillik-horgörü-önyargı ağacı dimdik ayakta duruyor.

yazarın bu farklı insanların iliğini cücüğünü biliyormuşçasına iyi anlatması romanın en beğendiğim yönüydü. sevgi soysal, kimi anlatıyorsa o oluyor sanki.

öte yandan getirdiği sosyal-siyasal-kültürel ve sınıfsal eleştiriler de bugün bile geçerliliğini koruyor denilebilir rahatlıkla. yazarın parmaklarının doğru noktaya bastığını gösterir bu.

sevgi soysal’ın  anlatımı ise okuyucuyu zorlayıcı nitelikte değil asla. dili sade, anlaşılır. derdini açıkça dile getiriyor.

yenişehir’de bir öğle vakti, sevgi soysal, iletişim yayınları, istanbul 2009

büyümenin türkçe tarihi

büyümenin türkçe tarihi, içinde öyküler ve bu öykülerden etkilenen yazarların denemelerinin bulunduğu bir seçki kitap. her yazar, büyümesine/farkına varmasına/aydınlanmasına/anlamasına/öğrenmesine katkıda bulunan öykü ile ilgili bir deneme yazmış ve sonra etkilendiği öykü verilmiş. etkilenme biçimleri de birbirinden farklı tabii, kimisi ilk defa merhameti öğrenmiş bir hikayeden, kimisi babasını daha iyi anlamış okuduğu öyküyle. yazar değerlendirmelerinin de (denemelerinin de) ayrı güzel olduğu bu kitapta “kaşağı” gibi, “eskici” gibi ilkokul kitaplarımdan aşına olduğum öyküler de var, ilk defa bu kitapta okuduğum öyküler de. bazılarını beğendim, bazılarını anlamadım. ama özellikle sabahattin ali’nin “ayran” adlı öyküsünü bir daha okuyamam herhalde, o kadar yürek burkuyor ki…

kitapta denemeleriyle yer alan yazarlar ve seçtikleri öyküler şöyle:

Füsun Akatlı (Eskici-Refik Halit Karay), Cemil Kavukçu (Bir Bahçe-Sait Faik), Ayfet Tunç (Çikolata-Orhan Kemal), Fatih Özgüven (Kaşağı -Ömer Seyfettin), Sema Kaygusuz (Bir Kasabanın Ruhu-İlhan Tarus), Necati Güngör (Ayran-Sabahattin Ali), Sırma Köksal (Havva-Vüs’at O. Bener), Hasan Ali Toptaş (Beyaz Öküz-Osman Şahin), Selim İleri Mahalle Kahvesi-Sait Faik), Faruk Duman (Hanende Melek-Sabahattin Ali), Jaklin Çelik (Kin-Cihat Burak) ve Nurdan Gürbilek ( Babama Mektup-Oğuz Atay)

buyumenin_turkce_tarihi_kapakkitabı bitirdiğimde benim için en değerli öyküyü düşündüm tabii. ömer seyfettin’in “kaşağı”sı ilk aklıma gelen ve okuduğumda boğazıma bir şey düğümleyen, beni çaresiz bırakan ilk öyküdür . ama hayata dair bir şey öğrendiğim asıl öykü sait faik’in “haritada bir nokta” adlı öyküsüdür. her şey öykünün son paragrafında hatta ve hatta son cümlesindedir: “yazmasam deli olacaktım!

büyümenin türkçe tarihi, metis kitap, 2009

%d blogcu bunu beğendi: