vazgeçtim…

ben artık vazgeçtim… hani popülarite, eski tadı kaybetme, reklam falan derken yine de içimde ufak bir  umut közü taşıyordum zamanı gelince harlayıp yakmak üzere; ama artık o da söndü…

 

ayletme beni

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım”

demiş ya hani şair. şair olmasam da, sanki bunu anlıyor gibiyim. öyle güzel türküler var ki… üstelik nicesinin  kimin yanık yüreğinden çıkıp dillendirildikleri bilinmiyor bile. insan merak ediyor gerçekten, böyle  türküler yapanlar nasıl  insanlarmış, nasıl bir yürekmiş taşıdıkları, nasıl bir incelikmiş bu böyle, nasıl bir bilgelik… yurdumda ne güzel insanlar yaşamış…

türkiye’de kadın hakları

son birkaç gündür; ama aslında düşününce yıllardır, “kadın” hakkında, kendisinden başka herkesin -konuştuğuna demiyorum- atıp tuttuğuna şahit oluyoruz. hani bir gün de geçmiyor ki kadın’ın  fiziksel/zihinsel/psikolojik/sosyolojik özelliklerini yerin dibine geçirmeyen bir şey ıkınılmasın (sinirleri sağlam olanlar buraya ya da şuraya bakabilir). ama suç kimde? ah, kimde?

aşağıdaki yazı, ekşi‘de ipeksi dokunuş adlı yazarın girisi, kendisinden izin alarak paylaşmak istiyorum (ben yazayım bir şeyler diyorum ama şu an bildiğim en ağır küfürlerden başka bir şey gelmiyor aklıma):

türkiye’de kadın hakları

nasıl tanımlanır bilemiyorum, şöyle denilebilir mi?
“erkeklerin canı isterse verdiği haklardır”
ya da daha doğrusunu kuralım;
“ezik, egosantrik, kadınlardan korkan, cinsiyetçi erkeklerin verir gibi yaptığı haklar”
belki şöyle de diyebiliriz,
“nasıl olsa haklarımızı erkekler verdi/veriyor diye ses çıkartmayan azınlıkta kalan güya aydın kadınların, diğer kadınları umursamamasından da kaynaklanan, aslında hiç bir kadında olmayan haklar”

ne yazık ki, bu yazıyı da bir erkek yazıyor.
oysa şu ana gelinceye kadar, değil bu başlıkta bir şeylerin yazılmış olmamasını, sağ framenin inim inim inlemesi gerekiyordu kadınların isyanı yüzünden ki, haklarınızı elinden almak isteyen erkeklerin bir kaşları havaya kalksın, “lan feci tepki aldık, bunun sokaklara dökülmüş halini düşünmek istemiyorum” diye…
ama nerdeeee…
kadınlar, haklarını savunmayı bile erkeklere devretmiş.

haklar twitter’da ayşe arman’ın yazısını paylaşarak, korunmaz…
ya da facebook sayfanızda, duvarınıza yazdığınız iki isyan cümlesiyle.

türkiye öyle bir noktaya geldi ki, kusura bakmayın ama artık hakkınızı kendiniz savunacaksınız.
çünkü erkekler muhafazakarlaştı ve zaten biz erkekler hiç bir zaman sizin haklarınızı tam savunmadık, savunurmuş gibi yaptık o kadar.

herkes kendi çıkarını düşünürken, biz erkeklerden haklarınızı savunmanızı bekliyorsanız, yine kusura bakmayın ama ezilmeye mahkumsunuz demektir. rahat evlerinizden çıkmaya korkup, bilgisayar başında hak savunulucuğu yaptığınız sürece haklarınız daha da eriyecek. sokaklara dökülüp, dayak, hapis ve ölümü, göze almayanların sonudur ezilmek. her koyun kendi bacağından asılır mantığı ile kendinizden ve çevrenizdeki bir kaç kişiden sorumlu değilsiniz sevgili kadınlar, türkiye’de yaşayan her kadının haklarından sorumlusunuz.

etiler’de yaşayan sosyetik güzelin de, van’da yaşayan kimliği bile olmayan kadının da hakları bu ülkede aynıdır ve bunun için savaşmadığınız sürece, bir erkek çıkar, “kürtaj hakkınızı elinizden alıyoruz” der…
ve bakarsınız sadece.
hiç bir işe yaramaz attığınız twitler sokaklara dökülmedikçe…

bu ülkede eğer haklarınız varsa, bunu size bir erkek hediye etti, koruyacağınızı düşünerek, ama 50-60 yıl sonra siz kadınlar hiç isyan bile etmediniz. o yüzden çocuk gelinler var, o yüzden gazetelerde günde iki tane tecavüz haberi okuyoruz, o yüzden bu ülkede tecavüzcülere bir şey olmuyor. twit ve facebook duvarında isyan etmekten başkaca ne yaptınız bu ülkede?
sonra, erkekler öküz…
öküz müyüz gerçekten yoksa bizleri yetiştiren sizler yüzünden mi böyle olduk?
kadınlar, iyi sorgulayın kendinizi, çok iyi…

ancak kendi başınıza bir şey geldiğinde isyan eden siz kadınlar yüzünden, sizin bedenleriniz hakkında karar mekanizması erkekler oldu.
suçlu biz değiliz, sizlersiniz.
sizler “yeter” demedikçe, bu ülkede kapanacaksınız da, tecavüze de uğrayacaksınız, çocuk yaşta gelin de olacaksınız, töre cinayetlerinin de kurbanı siz olacaksınız.
kadına şiddet %1500 artan bu ülkede eğer buna dair tek bir kadın hareketlenmesi yoksa, bu sebep yüzünden tek bir kadın hapiste değilse bu biz erkeklerin suçu değildir. aynaya bakın…

araştırın. yurt dışında kaç kadın hakları için canlarını feda etmiş. haklar için canlar feda edildiği için, tek bir kadının kılına zarar geldiğinde avrupalı kadın isyan ediyor. peki ya siz, atatürk’ün sizlere verdiği tek bir can bile kaybetmeden elde ettiğiniz çoğu haklarınızı ne kadar savundunuz? ne kadar değerini bildiniz.
alın işte şimdi sizin bedenleriniz haklarında karar veren bir erkek başbakanınız var.

sakın, ne bana, ne kimseye (bkz: bok atma)yın, “türkiye şartları” diye ya da “türkiye’de cahilleştirme politikası var biz ne yapalım” diye ya da her hangi bir başka argümanla gelmeyin sakın ve kullanmayın. eğer ki, bu ve buna benzer cümleleri kurma yetisi varsa, isyan etme yetiniz de var demektir, düşünebiliyorsunuz demektir. o zaman bunun işin savaşabilirsiniz demektir. “türkiye’de ki cahilleştirme politikasının önüne geçeceğim” demeniz gerekir, “türkiye şartları bu ama ben aydın bir kadın olarak eylem hakkımı kullanacağım” demektir.
ama çok kolay değil mi, türkiye şartlarına bok atıp işten yırtmak, nasılsa tüm erkekler öküz.
ne kolay unutuyorsunuz, bizleri yetiştiren sizlersiniz.
ne kolay unutuyorsunuz, başbakanın da bir eşi var ve bu bir kadın ve o kadın kocasına “sen ne diyorsun, bizlerin bedeni hakkında karar veremezsin sen” demiyor, diyemiyor, dedirtilmiyor.

sadece erkekler mi kendiniz bilmez. erkekler mi sizleri eziyor.
gülerim buna…
siz ne yaptıysanız kendi kendinize yapıyorsunuz. bir erkek “kürtaj” hakkında toplumların önünde, konuşup, bu hakkınızı elinizden gözünüzün içine baka baka alıyor ve onun eşi ses çıkartmıyorsa, burada suç sadece erkeklerin değildir.

ve artık erkekler yok.
haklarınızı kendinizin arayacağı bir döneme girdiniz.
rahatınızı bozmak zorunda olduğunuz, evinizden çıkma dönemlerindesiniz. gerekirse kendi hayatınızı mahvedip gelecek hayatları kurtarmak zorunda olduğunuz bir dönem…
eğer ki bunu yapmazsanız, yarın türbanınızla evde oturmuş, kucağınızda 3 bebek, erkeklerin yaptığı zulümlere isyan twitleri atan yaratıklara dönüşeceksiniz (birey bile demiyorum) ve bunun suçlusu inanın biz erkekler değil, isyan bile etmeyen sizler olacaksınız.

“o kadar da facebook duvarına yazdım”
“twitter da isyan ettim ama dinlemediler” diye oturup düşünürsünüz biz nerede hata yaptık keşke iki twit daha fazla atsaydım diye…

haklar verilmez; hak alınır…
elde olan haklar da, geri verilmez…

kaynak: türkiye’de kadın hakları

aşk yok olmaktır

sen sana ne sanursan ayruga da onu san

film ayrı bir güzeldi zaten de, bu şarkı bambaşka. hani diyorum ki hiçbir şey bilmesek / yapmasak da sırf bu sözü şiar edinsek bize yeter de artardı bile:

sen sana ne sanursan

ayruga da onu san

dört kitabın manası

budur eğer var ise

 

 

çift kare

az önce izlemeyi bitirdiğim bir filmden bu fotoğraflar. içim hâlâ dolu dolu ali’nin gözleri gibi. o gözler ne de güzel baktı kardeşine, nasıl da azimliydi her şeyi düzeltmek için, ne kadar da kocaman bir yüreği vardı, hiç vazgeçmedi, pes etmedi. iki kardeş dünyanın en güzellerindendi.

fazla söze ne hacet

sezen‘in (evet efenim, aramızda biz ona sadece adıyla hitap ediyoruz, o kadar yakınız yani ama onun haberi yok.) deli kızın türküsü‘nde aşkları da vururlar diye bir şarkı vardır ki nasıl güzeldir anlatamam (aslında birgün anlatmak istiyorum bu konuyu ciddi ciddi.). neyse, o şarkının mükemmel sözlerinin bir yerinde şöyle bir cümle geçer:

“bu kızgın bu kalp kıran eller / bir zaman bebektiler”

severek takip ettiğim bir blogda az önce okuduğum yazının görseli bu aşağıdaki ve bana direkt bu sözleri hatırlattı. alakalı oldu mu? emin değilim… gecenin bu saati bu kadar oldu. ama görseli hazırlayan her kimse, fazla lafa hacet bırakmamış, helal olsun.

kaynak:

 türkiye’de ırkçılık yoktur!

“sadece hasan ali toptaş okumak için bile türkçe öğrenmeye değer”

itiraf edelim, aramızda, özellikle edebiyatla bir şekilde hemhal olanlar için, günün birinde iyi bir yazar olmak hevesini taşımayanımız yoktur değil mi? öyle bir heves bende de var.dı. birgün kayıp hayaller kitabı‘nı okudum ve o an idrak ettim: ben asla bir yazar olamayacağım! zaten hasan ali toptaş‘ın “yazar” olduğu bir alanda bunu aklımdan bile geçirmem abesle iştigal değil de ne? yani, insan hasan ali toptaş kadar iyi bir yazar olamayacaksa hiç olmasın daha iyi sanki. çıta bu kadar yüksek olunca insanın haddini bilesi geliyor.

başlıktaki cümle, frankfurter allgemeine zeitung gazetesinde yayımlanan bir yazıda geçiyor.  yazarın herhangi bir kitabını okuyanlar bu yargının doğruluğuna hak verecektir. hasan ali toptaş türk dili ve edebiyatı için adeta allah’ın bir lütfudur çünkü. “bir dil nasıl sanat haline gelir?”in cevabıdır hasan ali toptaş. ne yazdığı bir tarafa, nasıl yazdığına bakmak için, kurduğu cümlelerin verdiği hazda kaybolmak için okunur hasan ali toptaş. onu henüz okumamış olanlara abartılı gelecek cümlelerim biliyorum. ama, şşşt, sen, onu okumuş olan! ne demek istediğimi bildiğini biliyorum. aşağıdaki vidyo da senin için. hasan ali toptaş ile ilgili bir belgesel yapıldığını bugün öğrendim ve hemen izledim. süresi bir saate yakın. ama o bir saate değer, inan bana.

birsen başar’ıyor

güzel şeyler paylaşalım demiştim ya, hani bu niyetim evrende makes bulmuş  gibi daha önce adını duymadığım, yaptıklarından haberdar olmadığım; ama öğrendikten sonra “bir film izledim hayatım değişti” misali bende derin etkiler bırakan birini izledim dün televizyonda. kendisi 21 yaşındayken otizm teşhisi konmuş, böylece o ana kadar yaşadığı zorlukların müsebbibiyle tanışmış, tanışıklığı ilerletip ahbap olmuş, sonra da “aynı zorlukları yaşayıp üstesinden gelmekte zorlanan vardır benim gibileri” deyip kendini otizmin ne menem bir şey olduğunu, onunla yaşamanın yollarını anlatmaya, insanları bu konuda bilinçlendirmeye adamış 26 yaşında pırıl pırıl bir genç kız, birsen başar.

birsen hollanda’da doğup büyümüş. kendisine otistik teşhisi konana kadar da otizm hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. teşhis konulduktan sonra okumuş, araştırmış, kendi gibi olanlarla konuşmuş. otizmin sadece zihinsel engelli çocuklarda görüldüğünün sanıldığını, oysa normal ya da yüksek zekalı insanlarda da olabileceğinin çok az bilindiğini farkına varmış ve hem yaşadıklarını paylaşmak hem de farkındalık yaratmak için “ben de artık fark edilmek istiyorum”  adıyla bir kitap yazmış. kitabı önce hollanda’da yayımlanmış ve orada onlarca seminer vermiş. birsen, türkiye’de de, hakkında çok az şey bilindiğini düşündüğü otizmle ilgili çalışmalarını yürütmek istiyor ama işleri hollanda’daki kadar kolay yürümüyormuş burada (nedense hiç şaşırmadım).

neyse, niye yazdım ben şimdi bunu? çünkü birsen, yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, azmi, hevesi, sadece kendini değil başkalarını da düşünmesiyle başlı başına güzel bir paylaşma konusu. çünkü birsen, “hayatta iyi şeyler de oluyor çok şükür” dedirten en güzel örneklerden bir tanesi.

kendisinin kaleminden sergüzeştini okumak için internet sitesi:

birsenbaşar.com

tivitırda takip etmek için:

@otizmli_birsen

kitabı hakkında bilgi için:

ben de artık fark edilmek istiyorum

burada da tv programının vidyosu var:

birsen başar

kötülükten çok iyilik var, kötülükten çok iyilik var…

sabahları işliyi işine okulluyu okuluna gönderdikten sonra bilgisayarımı açıp şöyle bir genel gezinti yapıyorum sanal alemimde. bir gün de yok ki kötü bir haber yazılmamış, moral bozucu bir olay yaşanmamış olsun. ülkeler arası siyasetten, savaşlardan falan bahsetmiyorum yani, onların olmayacağına dair umudum yok zaten de, ben türkiye’deki normal, sade vatandaşın yaptıklarından ya da maruz kaldıklarından bahsediyorum asıl. toplum içinde yaşanan şiddet, tecavüzler, cinayetler, haklarını arayanlara yapılan haksızlıklar, kendini bir şey zannedip kendi gibi olmayana tahammülsüzlük… aptal futbol fanatizminin sonucunda bugün öğrendiğim son olay da artık hafzalamın çeperlerini kanırttı neredeyse. ya hu, ne oluyor bize allah aşkına?!? ne bu şiddet bu celâl hakkaten de? nasıl insanlarız biz, neden dönüşüyoruz insan müsveddelerine? kafasında bir tutam akıl, kalbinde bir avuç merhamet olanın yapmayacağı, yapamayacağı şeyleri yapıyoruz. yapanları övüyoruz, destekliyoruz. olanları kınarken bile faillerin düştüğü hatalara düşüyoruz. neyin kafasını yaşıyoruz gerçekten, aklımızsıra ne düşünüyoruz da üstüne üstlük kendimizi haklı görüp suyun üstüne çıkmaya çalışıyoruz? bunları ve bunların yanıtlarını düşünürken başım ağrıyor, içim daralıyor gerçekten.

aslında yazmak istediğim şey de bu kadar uzun değildi ama toparlayamadım. diyorum ki, hani sorunları çözmez ama, sorunları yokmuş gibi farz etmek de olmasın ama, sosyal paylaşım şeylerinde bir sürü olumsuz, aptalca şey paylaşılıyor. biz de o zaman “güzel şeyler de oluyor” dedirtecek, bizi iyi hissettirecek şeyler paylaşalım daha çok. hani haksızlıklar görmezden gelinsin, onlar hakkında gündem oluşturulmasın demiyorum kesinlikle. ama güzel şeyleri daha çok paylaşalım. yayılsın bunlar. bakın mesela, aşağıdaki vidyoyu ilk defa izledim bugün. yapılan iş o kadar güzel ki, sabahki okuduklarımdan sonra daha rahat nefes almamı sağladı resmen. (cahit berkay, sen ne güzel bir insansın ya. bu kadar mı güzel parçalar olur, bu kadar mı sıcak, içten, mutluluk verici olur, hepsi mi mükemmel olur ya? üçü de birbirinden güzel, ama selvi boylum benim için ayrı. )

hani güzel bir film seyrederiz, sonrasında hissettiğimiz o dinginlik, huzur ne hoştur. diyorum ki, işte belki böyle şeyleri daha çok izler, dinler, okursak kendimize de başkalarına da daha iyi davranırız.

bu arada yutupta bu vidyonun altındaki yorumlardan biri şöyle: “Metin Türkcan’ı da gordum ya burda ötesi yok. Ona dil uzatanın dilini kendi ellerimle koparırım.”

ya hu nasıl bir şey bu be adam! nasıl hastalıklı bir sevgi gösterisi bu! metin türkcan da çok memnun olur eminim kendine dil uzatanların dillerini koparmana.

işte anlatabiliyor muyum, sevgimiz bile insanlıktan nasibini almamış. ya hu yine başa döndük, yine içim daraldı… en iyisi vidyoyu bi daha izleyelim. kendi kendimize hep tekrar edelim “kötülükten çok iyilik var, kötülükten çok iyilik var…”

tek kare

okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, duyduğumuz olaylar, hikayeler vesaireler içinde en çok aklımızda kalanlar yüreğimize bir şekilde dokunanlar oluyor. o roman/film/olay/hikaye/vesairenin kendi dalında “en iyi” olması da gerekmiyor üstelik, gönlümüzde ince bir teli oynatması kâfi geliyor.

o teli tıngırdatan da büyük resim değil belki de içindeki ufak bir fırça darbesi, diğerlerinden bir derece fazla/eksik bir  tonlama olabiliyor.

geçen gün bir film izledim. etkileyici bir çok tonlaması vardı gerçi, ama en çok aşağıdaki kare aldı avucuna yüreğimi, yanağına değdirdi.

yirmi dokuz şubat

seneler önce bir 29 şubat gününde, bir arkadaşımla beraber gelecekte yapmayı planladığımız şeyleri sıraladığımız bir liste hazırlamıştık. ne de olsa dört yılda bir yaşanacak özel bir gündü şubatın 29’u ve  liste de bizim için özeldi, bu anlamlı (!) günde listemiz daha bir anlamlı olmuştu kendimizce. kişisel gelişim kitaplarının çok okunduğu, özlü sözlerin defterlere yazıldığı yaşlardaydık, hedeflerimizi kayıt altına alırsak onları gerçekleştirmek adına bir motivasyon kaynağımız daha olacak diye düşünüyorduk. geleceğimizdeki ilk on yılda yapacaklarımızı yazdık tek tek. içerik hem kariyer hem aileye yönelikti ve gerçekleşmesi makul hedeflerdi.

o liste ne yazık ki elimde değil, ama maddeleri hatırladığım kadarıyla belli başlılarına ulaştım, hayatımı güzelleştiren pek çok şey yaşadım, yaşamaktayım diyebilirim, bunun için şükrediyorum. ama şimdi düşündüğümde, gerçekleşen maddelerde benim dahlim ne kadar kestiremiyorum. yani elbette ben bazı adımlar atmışım ve bir şeyler olmuş. ama demek istediğim, ne kadarını farkına vararak, idrak ederek, sonuçlarını düşünerek yapmışım? bilemiyorum. sanki  çoğu şeyi “normlara uygun” olduğu için yapmışım gibi geliyor.

aforizmatik

“Ben’in sürdürebileceği savaşların en zorlu olanı, ben’i an be an başkası olmaya zorlayan bu dünyada, kendinden başka ben olmamak için savaşmaktır ve bu savaş hiç bitmez.”

e.e.cummings

“bazı çocuklar da böyledir”

geçenlerde kızımla kahvaltı masasında oturuyoruz. her zamanki gibi bir lokma alıp beş lakırdı sarf ediyor. normal şartlarda onu dinlemeye doyamam, evet; ama babasının işe onun da okula yetişmesi gerektiği gerçeği beni daha da sabırsız yapıyor ve şimdi tam olarak hangi konuda olduğunu hatırlayamadığım bir konuda (artık yemek yemedeki yavaşlığı mıydı, gevezelik edip zamanı harcaması mıydı yoksa yemek seçmesi miydi, neydi?) kızıma çıkışıyorum. zaten kızımın çıkışmalarıma maruz kaldığı iki şey var: yavaşlığı ve yemek konusu. o da bana unutamayacağım bir şey söylüyor:

– bazı çocuklar da böyledir anne!

beş buçuk yaşındaki bir cimcimeden  insanları olduğu gibi kabul etmek gerektiğinin dersini alıyorum.

hu huu komşu?

neredeyse üç aydır, bloguma hasbel kader yolu düşen üç beş okurun bayramını kutlayıp duruyorum bir önceki yazıyla. gerçi her günü bayram olan okurlar da vardır, onlara bir şey diyemem de, artık ufaktan ufaktan blogumla ilgilensem hiç fena olmayacak, hatta bana çok iyi gelecek gibi geliyor.

ufaktan ufaktan dedim; çünkü son üç aylık aranın ve gelecekteki muhtemel ufaktan’ların sebebi bir buçuk aylık kızım. çoğumuzun malumu, bir bebeğin yegane işi ilgilenilmek; acıktığında, sıkıştığında, uykusu geldiğinde, omuz/kucak istediğinde emrine amade, hazır ve de nazır  olmak gerekiyor. gerçi ikinci çocuk daha kolaymış gerçekten. birincideki acemilik, her şeyi büyütme, her şeyden endişelenme, yoksa da illâ bir sorun bulma psikolojisi yok çok şükür. neyle karşılaşacağını bilince insan, bir de neyin ne demek olduğunu, süreç çok daha rahat ve mutlu geçiyor. ara sıra uyumayıp bizi nöbete diktiği zamanlar oluyor keretanın ama  kayışları koparmıyoruz bu sefer. bir de kızımın poposu adeta bir roket atar çıktı, her alt değiştiriş gerilim filmi izleme tedirginliğinde geçiyor ama olsun, yerim ben o popoyu :)

neyse, iş böyle olunca sanal alemlere ne kadar akabileceğim kestiremiyorum. dahası, aksam da ne yazacağım, onu düşünüyorum. doğum öncesi iki aylık izinle beraber neredeyse dört aydır evdeyim ve sonunda gülbence izler hale geldim. herhalde blogumun bundan sonraki ahvali ev hanımı güncesi gibi bir şeye dönecek. blogum entel olsun istiyordum ama dantel olacak.

yukarıdaki fotoğrafı da kendime çok yakın hissettiğim için koydum, anlayan anlamıştır.

eh, kısmetse görüşmek üzere…

%d blogcu bunu beğendi: