Tag Archives: amerika

lemonadeee!

amerika’da en şaşırdığım şey burada gördüğüm bir çok şeye şaşırmamam. geçen yıl geldiğimizde de böyle olmuştu, adamlar hayat biçimlerini nasıl hafızamıza/bilincimize kazımışlarsa artık, gördüğüm çoğu şey amerikan filmlerinde gördüklerim gibiydi. okul otobüsleri, gazete kutuları, newyork’taki sarı taksiler, ellerinde kahvelerle işlerine giden insanlar falan filan yani.

bunlardan bitanesine de washington gezimizde rastladım. hani filmlerde olur ya, çocuklar kaldırıma bir masa kurar ve ev yapımı limonata satarlar. gerçekten de varmış böyle bir şey, onu gördüm. öğleden sonra kaldığımız otelin etrafını şöyle bir kolaçan edelim diye yürüyüşe çıkmışken, bir köşe başından “lemonadeee, lemonadeee!” diye sesler duyduk. köşeyi dönünce tezgahı kurmuş çocuklarla karşılaştık. yanlarında bir büyükleri vardı ve sağolsun çocukların fotoğrafını çekmeme izin verdi. işte bu o fotoğraf :)

şimdi bekliyorum bakalım, lucy gibi kaldırımda psikiyatri kliniğini kurmuş bir veletle de karşılaşacak mıyım acaba?

sonunda intihar edecekler diye çok korkuyorum!

 

geçen sene amerika’ya geldiğimizde, televizyonun açık olduğu zamanlarda, sağolsun kızım aksi durumda kıyameti kopardığından, çocuk kanallarından başka bir şey izleyemiyorduk. işte o sıralar the wiggles adlı bir gruba maruz kaldık.   yüzlerine yapışmış aynı sırıtışla şarkılar söyleyip, türküler dillendiren bu grup buralarda pek meşhur, pek  bi seviliyor. ama ben daha ilk görüşte hafif bir ürperti geçirmiş, ekranda her göründüklerinde karın ağrıları çekmeye başlamıştım. sonra bir gün bir şöyle bir görüntüyle karşılaştım: herbirinin kafasında bir çan, şapka gibi değil ama, çanın tamamını kafalarına geçirmişler, çanın ortasında  açılmış bir daireden yüzleri görülüyor, işte bu halde şarkı söylüyorlar (çok aradım ama o hallerinin fotoğrafını ya da vidyosunu bulamadım ne yazık ki, burada tahayyül gücüne güveniyorum ey okur!). onları bu halde görünce dudaklarımdan gayri ihtiyari şu cümle döküldü: sonra bunlar intihar mı etmiş?

yok. yaşını başını almış bu koskoca adamlar bayağıdır bu işi yapıyorlar. ama onları görünce  karın ağrısından çok garip bir tedirginlik hissediyorum artık. bu amcalar maruz kaldıkları bunca şeyden sonra ya kendilerine kıyarlarsa!!!

oturan boğalar

yediğim içtiğim bir yana, amerika’da gezip gördüklerimi anlatmaya bir kaç yazı daha devam edeceğim anlaşılan. bu sefer ki yazı oturan boğalar’ın gerçek olduklarıyla ilgili, yani o tip isimlerin.  new york’taki national museum of the american indian‘da kızılderililer’le ilgili harika bir bölüm var, kullandıkları eşyalar, giysileri, atlarının aksesuarları falan. bir yerde de kızılderili portrelerine yer verilmiş, işte gerçek oturan boğalar.

rast geldim

gurbet ellerde rastladığım memleket güzelliklerine değinmiştim bir yazımda. ondan sonra da bir iki şeye rastladım, buyrun…

washington’da ikinci el kitap satan bir dükkanda çektim bu fotoğrafı. kitaplar öyle güzel kategorilenmiş ki, orta doğu bölümünde t rafına bakmam yetti bu kitabı görebilmem için.

girdiğim her kitapçı dükkanında bizden neler var diye baktım hep. en çok elif şafak ve orhan pamuk kitaplarına rastladım.

best made towels in the world, yaa :))

ufak tefek iki şeyler…

amerika’dayken karşılaştığım ve fotoğraflayabildiğim ufak tefek bir şeyleri paylaşmıştım bir yazıda. şimdi memleketimdeyim ve resimlerimi şöyle bir elden geçirirken bir yazı daha çıkarabilecek  birkaç fotoğrafa daha rastladım. buyrunuz…

(ayrıntıları görmek için fotoğrafların üzerine tıklayın)

philadelphia turkish festival’de kortejin arasında heybetli heybetli ilerleyen taşıt, “IAMTURK” plakasıyla da gözleri gönülleri şenlendirdi.

yine bir 13 vakası. bunu da görünce  “keşke empire states’te de dikkat etseydim 13. kat var mı yok mu?” diye epey hayıflandım.

empire state demişken yukarıdaki fotoğraf oradan; ama new york manzarası değil. dikkat, yakıcı olduğu kadar batıcı da :)

çeşmenin kenarına tırmanıp fotoğraf çekmeye çalışan elemanın düşmesini elim deklanşörde büyük bir heyecanla bekledim ama sağlam tutundu kereta. bana da fotoğrafçılık hallerini fotoğraflamak kaldı.

caponların da fotoğraf çekme konusunda performanslarının oldukça iyi olduğu malumumuz.

otomobilleri  kırmızı, gri, beyaz  gibi kategorilemekten öteye gidemem genellikle, son model bişey olsa şöyle bir dönüp bakmam neredeyse; ama bu dikkati çekmeyecek gibi değildi.

philadelphia’da rastladım bu kuş yuvasına, bir tabelaya tutturulmuştu. hatta yuva ahalisiyle de müşerref olduk ama fotoğraflarını çekmeye muvaffak olamadım.

washington’da rastladım, türk mü diye bi ümitlendim ama yunanmış.

burada ilginç bişey yok aslında, bu ikisi bana çok amerikanvari geliyor, bir arada görünce kaçırmayayım dedim.

beyaz adam geldi ve…

geçenlerde washington’a gittik çekirdek aile olarak.  çok sevdim yunaytıt siteytsin başkentini. büyük, gezecek görecek çok şey var. neyse o belki başka bir yazının konusu olur da, bu yazının konusu başka. şöyle ki,  gezimizde national museum of the american indian‘ı da şöyle bir gezdik. gezi şöyle bir oldu zira tüm gün mümkün olduğunca çok yer görelim diye koşuşturduğumuzdan perişan bir haldeydik, detaylara dikkat edecek halimiz kalmamıştı. zaten şimdiye kadarki gördüğümüz müzelerin her birini güzelce gezelim deseydik çok rahat yarım günümüz giderdi her biri için.

neyse yine. müzede amerika kıtasında yaşayan yerlilerin  yok oluşunu kronolojik olarak gösteren şemalar vardı camekanın birinde. cam fotoğrafın netliğine bir hayli maydanoz oldu ama yine de blogumda paylaşmadan edemeyeceğim bu ibretlik şemayı.

Continue reading →

ufak tefek bir şeyler…

bana yabancı bir dolu insanın yaşadığı şu gurbet elde, yabancı biri olarak fotoğraf makineme kaydedebildiğim ufak tefek bir şeyler…

kimdir nedir hiç bilmiyorum, koca kitapçıda, yığınla kitap arasında bu isme rastlamam kaderin bir cilvesi değil de ne? kendisi türkçe’ye çevrilmiş mi onu da bilmiyorum, ne olursa olsun biz ciddiyetimizi koruyalım, her ne kadar kendimi dili ingilizce olanlara en sevdiğim yazarlardan birinin elif şafak olduğunu söylermiş gibi hissetsem de…

hayır, fesat falan da değilimdir (yoksa öyle miyim?!!), algıda seçicilik yaptığımı da söylemekten imtina ederim; ama oluyor işte böyle şeyler görüldüğü üzere. türkiye’de satışı var mı bilmiyorum, ama çok ses getirmez sanırım (burada bir espri iyi giderdi ama ortamı kokutmayalım o kadar…).

derlerdi de ilginç gelirdi, aslına şahit olunca daha da ilginç oldu. newyork’ta kaldığımız otelin asansöründe çektim bu fotoğrafı, ciddi korkuyor musunuz ya uğursuzluktan? bi şey olmaz, bi şey olmaz…

cip taksiye herhalde bir newyork’ta rastlamak mümkün. ee, arabalar ucuz, benzin ucuz… gözünü sevdiğim medeniyet…

bu ecnebilerde her türlü şey var günahıyla sevabıyla. bir gün bir teyze elime bir broşür tutuşturup “son of god”la kurtuluşa erişebileceğim yolları tarif etmişti büyük bir heyecanla. benzerlerine otobüs duraklarında da rastlamak mümkün. var mı aramızda kurtulmasını bilmeyen?

rastgele

gurbet ellerde olunca, insan memleketine dair neye rastlarsa meşe palamudu görmüş ays eyç sincabına dönüyor. philadelphia’daki kitabevlerinde rastladığım şeylere bir bakın hele :)

bir küçücük kutucuk

yine amerikan filmlerinde hastası olduğum bir şey daha var ki o da eleman hani sokakta bi yere giderken yolda bir küçücük kutucuk içi dolu gastecikten gazete alır, manşete bakar vee o da ne!!!! burası filmine göre değişir tabii de, işte o kutucuklardan bir iki numunenin fotoğrafını çektim geçenlerde ve evet bu kutucuklardan insanlar bazıları bedava bazıları paralı gazeteler alıyor, okuyor, yurda yararlı bir insan oluyor.

sukul bas, kim tutar seni!

hani amerikan filmlerinde hep  görürüz, çocukların okula giderken bindikleri oldukça eski model, sarı otobüsler vardır. ben bu tip otobüslerin filmin zamanına uygun olsun diye kullanıldığını sanırdım ki yanılmışım, amerika’da hâlâ bu tip okul otobüsleri kullanılıyormuş. sonradan düşününce, trafikte  güvenlik açısından mantıklı geldi bana zira nereden bakarsanız bakın, uzak-yakın, hava-kara, bunların okul otobüsü olduğu belli. trafikteki araç da, polis de, yayalar da ona göre davranabilirler.

neyse, hastasıydım zaten bu tiplerin, aslını görmek güzel oldu şu ömr-ü hayatımda.

elif şafak okuma şeysi

iki gün önce, çok güzel bir iki saat geçirdim ki hayatımızda yaşadığımız nice iki saatlerin pek azı unutulmaz etiketini yapıştırabileceğimiz nitelikte olmaktadır ne yazık ki.

yıllar önce ankara’da, imge kitapevi’ndeki imza gününde tanıştığım,  o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı okumaya başlayınca beni dönüşü olmayan bir yolda cümleleriyle başbaşa bırakan elif şafak’ın philadelphia free library’deki okuma ve imza gününün haberini bir ay öncesinden alıp bütün heyecanımı etkinliğin bir iki saat öncesine saklamıştım. iyi de etmişim zira benim için çok keyifli geçti.

etkinliğin asıl amacı yazarın romanından paragrafları kendi okumasıyla oradakilerle paylaşmaktı. elif şafak, ingilizce yayımlanan romanı the forty rules of love’dan (bizde “aşk” adıyla yayımlanan roman) bir iki paragraf okudu önce. sonra biz gelenlerin de sorularını ve düşüncelerini paylaşmak istediğini, etkinliğin monologdan diyaloğa dönüşmesini tercih edeceğini söyledi. öyle de oldu. gelenler arasında biz türkler kadar amerikalılar da vardı ve sorular onlardan geldi zaten. genel olarak oradakilerin elif şafak’ı beğendiklerini söyleyebilirim; çünkü kitaplarını bilenler olduğu gibi orada tanıyıp beğendiklerini dile getirenler oldu. kitabıyla ilgili, nasıl yazdığıyla ilgili hatta türkiye’deki kadınların durumuyla ilgili sorular soruldu. soruları içtenlikle yanıtladı elif şafak. gerçi soruları bana sorsaydılar hemen hemen aynı cevapları verebilirdim; çünkü sorular türkiye’de yapılan ropörtajlardaki sorulara benziyordu ve elif şafak da benzer yanıtlar verdi. bu anlamda ünlü olmanın en sıkıcı tarafı bu olmalı herhalde, aşağı yukarı her yerde aynı sorular sorulduğu için cevapların da ister istemez aynı olması. neyse…

Continue reading →

%d blogcu bunu beğendi: