Tag Archives: elif şafak

vazgeçtim…

ben artık vazgeçtim… hani popülarite, eski tadı kaybetme, reklam falan derken yine de içimde ufak bir  umut közü taşıyordum zamanı gelince harlayıp yakmak üzere; ama artık o da söndü…

 

Reklamlar

sadece sitem…

neredeyse on yıl oldu harika cümleleriyle tanışalı. neredeyse on yıldır onun kitaplarını okumak kitap okumaktan daha öte bir şeymiş gibi geliyordu. aslında hâlâ da bir pinhan’ı, bir mahrem’i, bit palas’ı, araf’ı, baba ve piç’i koyacak yer bulamam, başımın üstünde yerleri var. bunların hatrına siyah süt’ü, aşk’ı da, sevmediği, üzüldüğü özellikleri olsa da  “ne olursa olsun sonuçta çocuğum o benim” diyen anneler gibi bağrıma basmışlığım da vardır. hatta ne olursa olsun iskender’i de okuyacağım memlekete dönünce. çünkü birini sevmek şartlara bağlı olmamalı. artılarıyla olduğu kadar eksilerini de kabul edebiliyorsan gerçekten seviyorsun demektir. hele de sevgin  dışa değil içe odaklı ise.

ama  siyah süt’le başlayan içerikteki irtifa kaybı, aşk’la bir nebze düze çıksa da çok şey götürdü elif şafak’tan, elif şafak’ın yazarlığından. üstüne pembe kapağı hazmedemeyenlere şirinlik olsun diye çıkarılan gri kapak içerikteki düşüşü daha da göze batırdı maalesef. hadi ona da eyvallah dedik, doğan kitap’ın popülist tavrıdır diye düşündük. ama yazarın son romanı iskender’in başına gelen şey “ne içeriği kardeşim, forsuma bak sen!” diye bağırmıyor mu? “bir an önce ünlenip çok ama çooook satmak istiyorum ben!” demiyor mu? “cümlelerimi didik didik edip her bir paragrafla mest olan ‘okur’lardan önce, elif şafak okuyorum diye hava atacak ‘okuyucu’ları kafalayayım da hele!” diye içinden geçirmiyor mu?

hiçbir şeye değil, aslında çok iyi yazan çok iyi bir yazar elden gidiyor, ona yanıyorum vallahi…

kadın kısmının gemisi…

“… kadın kısmının gemisi batsa batsa, sorumluluklar ambarında açılan gedikten azar azar su ala ala değil; beklenmedik bir anda hayaller mendireğine gümbür gümbür yağan güllelerden ötürü batardı.”

elif şafak, mahrem, s. 36

elif şafak külliyatı: pinhan

 

yıl 2002, nisan ayı. ankara’da imge kitabevi’nde elif şafak’ın imza günü var. hiçbir kitabını okumamışım; ama okuduğum bütün edebiyat dergilerinde ondan bahsediliyor, onunla yapılmış röportajlar çıkıyor, ben de merak ediyorum. bir yazarı okumaya başlamanın en güzel yolu imzalı bir kitabını okumaktır deyü o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı alıp kitabevinin yolunu tutuyorum. o zamanlar şimdiki kadar tanınmış değil; ama hatrı sayılır bir kuyruk var yine de. bekleyip göreceğiz bakalım diyerek sıranın bana gelmesini bekliyorum. bekliyorum ve görüyorum. o günden sonra okuduğum kitapları artık kolay kolay beğenemiyorum.

imza sırasında “aslında hiçbir kitabınızı okumadım, imzalı bir kitapla başlamak iyi olur diye düşündüm” gibi bir şey söylediğimi hatırlıyorum. o da gülümseyerek “umarım beğenirsiniz” ya da buna benzer bir şey söylemişti. beğenmek mi! imza sonrası bir kafeye gidip bit palas’ın ilk sayfalarına daldığımda beynimde haleluyalar duymaya başlamıştım.

iş bu yüzden, elif şafak benim için hep özel bir yazar oldu, öyle de kalacak, bundan sonra ne yazarsa/yaparsa yazsın/yapsın. bu kadar laf da kitaplarını değerlendireceğim bir yazı dizisi için. uzun oldu biliyorum, üstelik kitabı değerlendirmeye başlamadım bile :)

e o zaman başlayalım. ama önce şunu belirtmemde yarar var:

Continue reading →

rastgele

gurbet ellerde olunca, insan memleketine dair neye rastlarsa meşe palamudu görmüş ays eyç sincabına dönüyor. philadelphia’daki kitabevlerinde rastladığım şeylere bir bakın hele :)

elif şafak okuma şeysi

iki gün önce, çok güzel bir iki saat geçirdim ki hayatımızda yaşadığımız nice iki saatlerin pek azı unutulmaz etiketini yapıştırabileceğimiz nitelikte olmaktadır ne yazık ki.

yıllar önce ankara’da, imge kitapevi’ndeki imza gününde tanıştığım,  o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı okumaya başlayınca beni dönüşü olmayan bir yolda cümleleriyle başbaşa bırakan elif şafak’ın philadelphia free library’deki okuma ve imza gününün haberini bir ay öncesinden alıp bütün heyecanımı etkinliğin bir iki saat öncesine saklamıştım. iyi de etmişim zira benim için çok keyifli geçti.

etkinliğin asıl amacı yazarın romanından paragrafları kendi okumasıyla oradakilerle paylaşmaktı. elif şafak, ingilizce yayımlanan romanı the forty rules of love’dan (bizde “aşk” adıyla yayımlanan roman) bir iki paragraf okudu önce. sonra biz gelenlerin de sorularını ve düşüncelerini paylaşmak istediğini, etkinliğin monologdan diyaloğa dönüşmesini tercih edeceğini söyledi. öyle de oldu. gelenler arasında biz türkler kadar amerikalılar da vardı ve sorular onlardan geldi zaten. genel olarak oradakilerin elif şafak’ı beğendiklerini söyleyebilirim; çünkü kitaplarını bilenler olduğu gibi orada tanıyıp beğendiklerini dile getirenler oldu. kitabıyla ilgili, nasıl yazdığıyla ilgili hatta türkiye’deki kadınların durumuyla ilgili sorular soruldu. soruları içtenlikle yanıtladı elif şafak. gerçi soruları bana sorsaydılar hemen hemen aynı cevapları verebilirdim; çünkü sorular türkiye’de yapılan ropörtajlardaki sorulara benziyordu ve elif şafak da benzer yanıtlar verdi. bu anlamda ünlü olmanın en sıkıcı tarafı bu olmalı herhalde, aşağı yukarı her yerde aynı sorular sorulduğu için cevapların da ister istemez aynı olması. neyse…

Continue reading →

%d blogcu bunu beğendi: