Tag Archives: philadelphia

azıcık aşım kaygısız başım

yaşamımızı sürdürebilmek için ihtiyacımız olan şeyler aslında o kadar az ki.

bir haftadır philadelphia’dayız, bir iki gün otelde kaldıktan sonra kiraladığımız daireye geçtik. 1 artı 1, şirin bi şey. ikea’ya gidip bize en lazım olan şeyleri aldık o kadar. koltuk takımıymış, büfeymiş, gardropmuş yok öyle şeyler. zaten burada evleri pek pratik yapıyorlar, mutfak küçük, gömme dolaplar var biri odada biri portmanto niyetine girişte;  buzdolabı, fırın, çamaşır makinesi daireyle beraber kiralanıyor. eşya az olunca insan nasıl da ferah oturuyormuş evinde. temizliği de kolay.

geçici kalacağız diye bu kadarına razı oluyorumdur belki, bilemiyorum.  çolukla çocukla böyle küçük bir yaşam alanında hayatımı geçirmeye tereddüt ederim büyük ihtimalle. ne de olsa biz, başka insanlar için ayrı bir oda hazırlayıp bekleten bir kültürden geliyoruz.

neyse, en azından yaz sonuna kadar, istanbul’a dönüp eşyalarımla boğuşmaya başlamadan önce bu minimal yaşamın keyfini çıkaracağım.

Reklamlar

ufak tefek iki şeyler…

amerika’dayken karşılaştığım ve fotoğraflayabildiğim ufak tefek bir şeyleri paylaşmıştım bir yazıda. şimdi memleketimdeyim ve resimlerimi şöyle bir elden geçirirken bir yazı daha çıkarabilecek  birkaç fotoğrafa daha rastladım. buyrunuz…

(ayrıntıları görmek için fotoğrafların üzerine tıklayın)

philadelphia turkish festival’de kortejin arasında heybetli heybetli ilerleyen taşıt, “IAMTURK” plakasıyla da gözleri gönülleri şenlendirdi.

yine bir 13 vakası. bunu da görünce  “keşke empire states’te de dikkat etseydim 13. kat var mı yok mu?” diye epey hayıflandım.

empire state demişken yukarıdaki fotoğraf oradan; ama new york manzarası değil. dikkat, yakıcı olduğu kadar batıcı da :)

çeşmenin kenarına tırmanıp fotoğraf çekmeye çalışan elemanın düşmesini elim deklanşörde büyük bir heyecanla bekledim ama sağlam tutundu kereta. bana da fotoğrafçılık hallerini fotoğraflamak kaldı.

caponların da fotoğraf çekme konusunda performanslarının oldukça iyi olduğu malumumuz.

otomobilleri  kırmızı, gri, beyaz  gibi kategorilemekten öteye gidemem genellikle, son model bişey olsa şöyle bir dönüp bakmam neredeyse; ama bu dikkati çekmeyecek gibi değildi.

philadelphia’da rastladım bu kuş yuvasına, bir tabelaya tutturulmuştu. hatta yuva ahalisiyle de müşerref olduk ama fotoğraflarını çekmeye muvaffak olamadım.

washington’da rastladım, türk mü diye bi ümitlendim ama yunanmış.

burada ilginç bişey yok aslında, bu ikisi bana çok amerikanvari geliyor, bir arada görünce kaçırmayayım dedim.

ufak tefek bir şeyler…

bana yabancı bir dolu insanın yaşadığı şu gurbet elde, yabancı biri olarak fotoğraf makineme kaydedebildiğim ufak tefek bir şeyler…

kimdir nedir hiç bilmiyorum, koca kitapçıda, yığınla kitap arasında bu isme rastlamam kaderin bir cilvesi değil de ne? kendisi türkçe’ye çevrilmiş mi onu da bilmiyorum, ne olursa olsun biz ciddiyetimizi koruyalım, her ne kadar kendimi dili ingilizce olanlara en sevdiğim yazarlardan birinin elif şafak olduğunu söylermiş gibi hissetsem de…

hayır, fesat falan da değilimdir (yoksa öyle miyim?!!), algıda seçicilik yaptığımı da söylemekten imtina ederim; ama oluyor işte böyle şeyler görüldüğü üzere. türkiye’de satışı var mı bilmiyorum, ama çok ses getirmez sanırım (burada bir espri iyi giderdi ama ortamı kokutmayalım o kadar…).

derlerdi de ilginç gelirdi, aslına şahit olunca daha da ilginç oldu. newyork’ta kaldığımız otelin asansöründe çektim bu fotoğrafı, ciddi korkuyor musunuz ya uğursuzluktan? bi şey olmaz, bi şey olmaz…

cip taksiye herhalde bir newyork’ta rastlamak mümkün. ee, arabalar ucuz, benzin ucuz… gözünü sevdiğim medeniyet…

bu ecnebilerde her türlü şey var günahıyla sevabıyla. bir gün bir teyze elime bir broşür tutuşturup “son of god”la kurtuluşa erişebileceğim yolları tarif etmişti büyük bir heyecanla. benzerlerine otobüs duraklarında da rastlamak mümkün. var mı aramızda kurtulmasını bilmeyen?

vizyonumuz misyonumuz

geçenlerde  philadelphia’daki en yüksek binaya yolumuz düştü. kendisi bir telekominikasyon  şirketi olan (burada sallıyor da olabilirim) comcast’e ait fotoğrafta da görmüş olduğunuz üzre oldukça gösterişli bir bina.

iş bu yazıya mevzu bahis olma nedeni binanın dışının da içinin de yakıyor olması. hani bazı müesseselerde “vizyonumuz bidi bidi bidi, misyonumuz vini vidi vici” diye yazar ya, burayı görünce o çok sevdiğim “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” sözüne can-ı gönülden bir kez daha hak verdim. zira bina her şeyiyle kendini anlatıyor zaten efenim, söze ne hacet. şimdi küçük bir örnek vereceğim ki bu küçük örnek dahi kendi türünde en büyüklerden biri. aşağıdaki fotoğraflara bir göz atın önce:

yukarıda görmüş olduğunuz fotoğraflar binanın girişine ait ve duvardakiler dev fotoğraflar değil, dev bir ekran orası. sitesinde yazdığına göre 4cm kalınlığında en büyük ekranmış bu. girişe tabureler, banklar falan koymuşlar zaten, gelen oturup o dev ekranı izliyor. biz de oturduk, izledik, fotoğrafını çektik, bir ara baktık iş öküz-tren münasebetine dönecek, tiz kaçalım dedik, çıktık neyse ki. ama araştırmacı blogger ruhuyla size de bir numune getirmeyi ihmal etmedim, buyrunuz.

rastgele

gurbet ellerde olunca, insan memleketine dair neye rastlarsa meşe palamudu görmüş ays eyç sincabına dönüyor. philadelphia’daki kitabevlerinde rastladığım şeylere bir bakın hele :)

elif şafak okuma şeysi

iki gün önce, çok güzel bir iki saat geçirdim ki hayatımızda yaşadığımız nice iki saatlerin pek azı unutulmaz etiketini yapıştırabileceğimiz nitelikte olmaktadır ne yazık ki.

yıllar önce ankara’da, imge kitapevi’ndeki imza gününde tanıştığım,  o yıl yayımlanan romanı bit palas’ı okumaya başlayınca beni dönüşü olmayan bir yolda cümleleriyle başbaşa bırakan elif şafak’ın philadelphia free library’deki okuma ve imza gününün haberini bir ay öncesinden alıp bütün heyecanımı etkinliğin bir iki saat öncesine saklamıştım. iyi de etmişim zira benim için çok keyifli geçti.

etkinliğin asıl amacı yazarın romanından paragrafları kendi okumasıyla oradakilerle paylaşmaktı. elif şafak, ingilizce yayımlanan romanı the forty rules of love’dan (bizde “aşk” adıyla yayımlanan roman) bir iki paragraf okudu önce. sonra biz gelenlerin de sorularını ve düşüncelerini paylaşmak istediğini, etkinliğin monologdan diyaloğa dönüşmesini tercih edeceğini söyledi. öyle de oldu. gelenler arasında biz türkler kadar amerikalılar da vardı ve sorular onlardan geldi zaten. genel olarak oradakilerin elif şafak’ı beğendiklerini söyleyebilirim; çünkü kitaplarını bilenler olduğu gibi orada tanıyıp beğendiklerini dile getirenler oldu. kitabıyla ilgili, nasıl yazdığıyla ilgili hatta türkiye’deki kadınların durumuyla ilgili sorular soruldu. soruları içtenlikle yanıtladı elif şafak. gerçi soruları bana sorsaydılar hemen hemen aynı cevapları verebilirdim; çünkü sorular türkiye’de yapılan ropörtajlardaki sorulara benziyordu ve elif şafak da benzer yanıtlar verdi. bu anlamda ünlü olmanın en sıkıcı tarafı bu olmalı herhalde, aşağı yukarı her yerde aynı sorular sorulduğu için cevapların da ister istemez aynı olması. neyse…

Continue reading →

%d blogcu bunu beğendi: