Tag Archives: washington

folger shakespeare library

hafta sonu yaptığımız washington gezimizin en sevdiğim bölümüydü folger shakespeare library’ye gitmemiz. fazla bir beklentim yoktu açıkçası, ilk başlarda müze gibi bir şey zannederken internette biraz araştırınca aslında tiyatro binası olduğunu öğrendiğim için fazla bir beklentiye girmemiştim; ama umduğumdan güzel çıktı burası.

önce, nasıl olduğunu anlamadım ama, tam açılış saatinde gittiğimiz için midir nedir, bir rehber eşliğinde shakespeare dönemindeki ingiliz evlerinin sahip olduğu standart bir bahçede bulduk kendimizi. bahçenin görünüşte pek bir ahım şahımlığı yoktu, zaten rehber teyze de, bahçeyi görenlerin genellikle hayal kırıklığına uğradıklarını; çünkü filmlerden insanların aklına şöyle doya doya koşup çoşabilecekleri, maşukların el ele diz dize muhabbete girişecekleri bahçeler geldiğini; ama o tip bahçelerin çok zenginler için geçerli olduğunu, shakespeare’in ortalama bir geliri olduğundan sahip olabileceği bahçenin şu gördüğümüz standartta olabileceğini anlattı. bahçe yapılalı beridir rehber teyzemiz de orada çalışıyormuş, hatta yapılmasına katkısı ya da yapılması için çabası olmuş olabilir, ingilizcemin yettiği kadarıyla doğru anlamışsam tabii.

neyse, ben “eyvah, hasbel kader evimize gelen tüm saksı çiçeklerini kuruttuğumdan zaten bitkilerden anlamayışım, onlara karşı en ufak bir ilgimin olmayışı yönüyle sabıkalıyım, şimdi börtü böceğin hikayesine nasıl katlanacağım?” derken, teyze anlatmaya başladı ve  “ikidir ingilizce konuşulan bir yere geliyorum, şu ingilizcemi daha da ilerletemedim gitti” diye hayıflanışlarımın en içtenlerinden birini yaşadım. neredeyse bir saat bize bahçeyi, elizabeth dönemindeki estetik anlayışını, bahçedeki çiçekleri ve özelliklerini, bunların shakespeare’in eserlerine nasıl yansıdıklarını, shakespeare’in bunları nasıl şifreli kullandığını anlattı da anlattı. söylediklerinin yarısına yakınını ancak anlayabildim sanırım. onları da burada anlatacak kadar toparlayamıyorum ne yazık ki.

bahçenin serencamından sonra binanın içine girdik.  işte orada beklediğimden daha iyi bir şey karşıladı bizi: elizabeth döneminde bir  tiyatro sahnesi. o dönemde nasıl sahneler varsa aynısını yapmışlar ve oyunlar o sahnede oynanıyormuş (o gün öğleden sonra cyrano vardı mesela) . aklıma “shakespeare in love” filmi geldi tabii, gerçekten de filmdeki sahneyi hatırlatacak bir sahneydi gördüğümüz. yine bir rehber teyze, gelenlere bir şeyler anlatıyor, soruları yanıtlıyordu. ben pek dinlemedim ama eşimin dediğine göre şöyle bir şey anlatmış: eskiden elektrik olmadığı için sahne mumlarla aydınlatılıyormuş haliyle, bir süre sonra mumlar sönmeye yüz tutup duman vermeye başlayınca  mumları değiştirmek için oyuna ara veriliyormuş, oyunlardaki aralar da buradan adet haline gelmiş.

sahnenin çevresi de, balkonlar falan da hep orijinali gibi yapılmıştı. insan kendini gerçekten tuhaf hissediyor, yani olumlu yönde tuhaf. tavanda da bir at resmi yanında shakespeare’in bir sözü yazılıydı, fotoğrafını çektim ama ışık yeterli olmayınca karanlık çıktı biraz.

all the world's a stage, and all the men and women merely players

son olarak da, bu tip müzelerin, merkezlerin falan en sevdiğim yerine yani store’una gittik. ufak da olsa buralardan bir şeyler almak bana büyük keyif veriyor ne yalan söyleyeyim. ama bu tip yerlerde bile çin malı şeylere rastlamak çok sinir bozucu. neyse, kendime ve bir arkadaşıma kitap ayracı aldım, amerikan yapımı.

binada bir de sergi salonu var, ama kapalıydı, yeni bir sergi için hazırlanmaktaymış salon. sergilenecek şeyler de shakespeare’in 73 eserinin orijinal el nüshalarıymış. hay allahım ya, kaçırdığımız şeye bakar mısınız!

Reklamlar

ufak tefek iki şeyler…

amerika’dayken karşılaştığım ve fotoğraflayabildiğim ufak tefek bir şeyleri paylaşmıştım bir yazıda. şimdi memleketimdeyim ve resimlerimi şöyle bir elden geçirirken bir yazı daha çıkarabilecek  birkaç fotoğrafa daha rastladım. buyrunuz…

(ayrıntıları görmek için fotoğrafların üzerine tıklayın)

philadelphia turkish festival’de kortejin arasında heybetli heybetli ilerleyen taşıt, “IAMTURK” plakasıyla da gözleri gönülleri şenlendirdi.

yine bir 13 vakası. bunu da görünce  “keşke empire states’te de dikkat etseydim 13. kat var mı yok mu?” diye epey hayıflandım.

empire state demişken yukarıdaki fotoğraf oradan; ama new york manzarası değil. dikkat, yakıcı olduğu kadar batıcı da :)

çeşmenin kenarına tırmanıp fotoğraf çekmeye çalışan elemanın düşmesini elim deklanşörde büyük bir heyecanla bekledim ama sağlam tutundu kereta. bana da fotoğrafçılık hallerini fotoğraflamak kaldı.

caponların da fotoğraf çekme konusunda performanslarının oldukça iyi olduğu malumumuz.

otomobilleri  kırmızı, gri, beyaz  gibi kategorilemekten öteye gidemem genellikle, son model bişey olsa şöyle bir dönüp bakmam neredeyse; ama bu dikkati çekmeyecek gibi değildi.

philadelphia’da rastladım bu kuş yuvasına, bir tabelaya tutturulmuştu. hatta yuva ahalisiyle de müşerref olduk ama fotoğraflarını çekmeye muvaffak olamadım.

washington’da rastladım, türk mü diye bi ümitlendim ama yunanmış.

burada ilginç bişey yok aslında, bu ikisi bana çok amerikanvari geliyor, bir arada görünce kaçırmayayım dedim.

beyaz adam geldi ve…

geçenlerde washington’a gittik çekirdek aile olarak.  çok sevdim yunaytıt siteytsin başkentini. büyük, gezecek görecek çok şey var. neyse o belki başka bir yazının konusu olur da, bu yazının konusu başka. şöyle ki,  gezimizde national museum of the american indian‘ı da şöyle bir gezdik. gezi şöyle bir oldu zira tüm gün mümkün olduğunca çok yer görelim diye koşuşturduğumuzdan perişan bir haldeydik, detaylara dikkat edecek halimiz kalmamıştı. zaten şimdiye kadarki gördüğümüz müzelerin her birini güzelce gezelim deseydik çok rahat yarım günümüz giderdi her biri için.

neyse yine. müzede amerika kıtasında yaşayan yerlilerin  yok oluşunu kronolojik olarak gösteren şemalar vardı camekanın birinde. cam fotoğrafın netliğine bir hayli maydanoz oldu ama yine de blogumda paylaşmadan edemeyeceğim bu ibretlik şemayı.

Continue reading →

%d blogcu bunu beğendi: